Bakış Yok Olduğunda
Zor Mirasın Dayanılmaz Ağırlığı
Seher Uysal
Bir kaç yıl önce sanatçı Mike Bode ile birlikte Ariella Azoulay’in bir metninden ilhamla pılımızı pırtımızı toplayıp hiçbir şeyin nasıl bir şey olduğunu görmek için Hiroşima’ya bir araştırma gezisi yaptık. Çünkü Hiroşima “hiçbir şeyin nasıl bir şey olduğunu görmek için”[1] gittiğiniz yerdi. Hiroşima’ya gitmeye böyle karar verdik ama sonu istediğimiz gibi olmadı, soru/nlar daha oradayken başladı.
Hiroşima hiçbir şeyin nasıl bir şey olduğunu görmek için gittiğiniz yer. Malum sebepten dolayı, olan biten tüm o yıkıma dair bir şey göremezsiniz. Hiroşima, Sevgilim (Alain Resnais, 1959) filminde kadın ısrarla Japon sevgilisine şöyle der: “Hiroşima’da her şeyi gördüm.” Adam ısrarla yanıtlar, “Hiroşima’da hiçbir şey görmedin.” (Çünkü Hiroshima dünyadan silindi, görülecek bir şey kalmadı). Bu cümleler Ariella Azoulay’in metninde de defalarca tekrarlanır.[2] Bir akşamüstü heyecanla bu metni tartıştığımızı ve hemen ardından filmi yeniden tekrar birlikte izlediğimizi hatırlıyorum. Olan biten onca acıya rağmen filmin uçucu, sakin bir yapısı olduğunu, anlatıcının her Hiroşima görüntüsünün ardında güven veren ama sanki masal anlatırmışcasına, sanki olan biten her şey bu dünyada olmamışcasına gördüklerini tüm objektifliğiyle tariflediğini ve sesinin verdiği güvenle filmi yeniden izlediğimizi bugün şaşkınlıkla yeniden anımsıyorum. Çünkü Hiroşima’ya gittiğimizde bize güven veren ve bizi yönlendirebilecek bir anlatıcımız yoktu. Tam olarak bir sanatçı içgüdüsü hariç neye güvenip oraya gittiğimizi de ne aradığımızı da tam olarak bilmiyorum. Bir sabah trenden indik, limitli zamanımız vardı ve kendimizi Hiroşima’da yönümüzü bulmaya çalışırken bulduk.
Mike’ın önceden beri gittiği yerlerde çalışırken kullandığı metodları vardı, ben daha akışına bırakmak gerektiğini düşünüyordum. İyi ama tam olarak ne arıyoruz? Neyi takip edeceğiz? Muhtemelen haklıydı da çünkü insan bir şehirde sınırlı zamana sahip, Hiroşima’da öylece salınacak vaktimiz yoktu. Filmi referans alarak başlamaya karar verdik. Filmin geçtiği yerleri görüp, malzeme toplayacaktık. Bu malzemenin ne olacağı konusunda da fikrimiz çok yoktu. Daha doğrusu elimiz şimdiye kadar neye alışmışsa onları kullanacaktık. Video çekecektik, fotoğraf çekecektik, kitap alacaktık, görsel bulacaktık vs. İlk aklımıza gelen yerler, filmdeki tren istasyonu, aşıkların buluştuğu otel, müze, nehrin üzerinden geçen köprülerdi. Biz de haritamızı buna göre çizdik ancak iki şey bizi durdurdu:
Birincisi, müzeyi ararken uzaktan gördüğümüz A- Bomb Dome’un[3] hayaletvari iskeletiydi. Uzun süre şehir sakinlerinin bir kısmının bu yapının varlığından rahatsız olduğunu ve kaldırmak istediğini konuştuk. Tipik bir turist gafletiyle bu harekete en başta anlam veremedim. İnsanlar bu kadar büyük bir felaketin acısını bir iskeleti yerinden kaldırarak unutacağını mı düşünüyordu gerçekten? Mike defalarca Japonya’ya gidip geldiğinden, çalıştığından ve tabii bir de başka birisini anlamaya yönelik genel karakter yapısından dolayı, insanların her gün işe gidip gelirken, yemek yerken, koşarken ya da ne bileyim kahve içerken bu koca hayaleti görmek istemeyebileceğini, aynı şeyi defalarca yaşamak ya da anımsamak istemeyebileceğini, böyle bir özgürlüğünün olması gerektiğini söylüyordu. Sanırım ilk anda birbirimize hayretle baktığımız ama üzerinde çokça düşünmeden yolumuza devam ettiğimiz şeylerden biri bu oldu. Vaktimiz dardı. Yola koyulduk.
Özellikle araştırma bazlı bir sanat yaparken en büyük sıkıntılarımdan biri genel olarak hep bu oldu. Anlamak için nadiren yeterli zaman var. Bir an önce yeni projeye başlamalı, yeni görüntüyü almalı, yeni filmi kurgulamalı, yeni yere gitmeli. Hemen bir soru oluşturmalı. Derinleşecek vakit yok. Sıklıkla başkalarının da bana söylediği ve benim kendime hatırlattığım şey bu. Her bir iş için yeni bir doktora tezi yazmana gerek yok. Kendimi bu şekilde ikna etmeye çalıştım. Çağımızın hastalığı, malum, acele. Her ne kadar acele edip bir şeyler aramaya çalışsak da bulamadık zaten. Daha doğrusu bulduk ama işin içinden çıkamadık.
İkinci şaşkınlığımız Barış Müzesi’nin (Hiroshima Peace Memorial Museum, mimar: Kenzo Tange, 1955) bir kısmının tadilatta olduğunu fark etmemizle başladı. Filmin önemli bir kısmı buradaki nesnelere odaklandığından itiraf etmeliyim, biraz moralim bozuldu. Mike bu tür sıkıntılara benden daha hazırlıklı, sorun etmedi. “Elimizde olanla yetinmek zorundayız,” dedi ve çekmeye başladı. Orada ilk “Kamerayı dikey mi kullanacağız?” dedim. Çünkü tripodu ona göre ayarlamış ve çekime hazırlanmıştı bile. Evet dedi, ona göre doğal olan buydu. Turisttik. Gezgindik, tanıktık. Daha fazlası değildik. Bende dikey görüntü hep amatör çekim izlenimi verdiğinden, görme alışkanlıklarımdan ötürü saçma buldum. “Birimiz öyle birimiz böyle çeksin, yedekli olur, “dedim. “Sonra karar veririz.” Hemen her şeye anında karar vermek istemedim. Sonunda kabul ettim, uzatmadım, turist/tanık kamerasının belki daha mantıklı olabileceği konusuna ikna olup devam ettim. Nasılsa görüntüleri kullanıp kullanmayacağımızdan emin de değildik. Yani ben değildim. Mike daha planlıydı, en başlarda ne yaptığını biliyor gibi göründü. Ama sonra tüm o görüntülerin filmi tekrar etmekten, Hiroşima’nın bugününü göstermekten başka işe yaramadığını, tüm projenin elimizdeki datayı insanlara göstermekten ibaret olduğunu, basit bir haritalandırma metodu (mapping) kullanmak dışında bir şey yapmadığımızı öne sürerek projenin köküne dinamiti ilk döşeyen de o oldu. Bu tam olarak ne zaman oldu hatırlamıyorum ama hala Hiroşima’daydık çünkü önce fikir ayrılığı yaşayıp sonra strateji değiştirecek kadar vaktimiz oldu.
Belki de en önemlisi tüm bunlar bu kısa süre içinde olurken bir yandan hala müzenin açık olan kısmındaki süreli sergileri gezmek, barış anıtının ne kadar saygın ve sessiz bir ağırbaşlılığı olduğunu düşünmek, bunu da birbirimize söylemek gibi şeyleri de aynı anda yaşamaktı. Farklı düşünüyorduk ama işte bir yandan da derdimizi anlayacak başkası yoktu. Bir yandan da filmde bahsedilen atom bombası sonrası duran saat, gölgesi kalan insan fotoğrafı, birbirine geçen şişe kapakları, deforme olmuş cam gibi objelere bakıyor, gördüğümüzü birbirimize gösteriyor hala film çekmeye çalışıyorduk. İlgimizi çeken bir kaç şey oldu, daha doğrusu bazıları benim ilgimi biraz daha fazla çekti, bazıları onun:
Müze’de bombanın nasıl patladığını ve şehri nasıl etkilediğini gösteren büyük bir multimedya simülasyon.
Oda oda gezdiğimiz ve bir kısmını kayda aldığım tanık ifadeleri (Hibakusha)[4]
Müze’nin hediyelik dükkanından aldığımız onlarca kitap ve Mike’a çabucak anlattığım Barefoot Gen[5] isimli çizgi roman.
Bugün her türlü görüntünün dijital olarak üretilebildiği bir zamanda bu simülasyon insanları hayrete düşürmeyi ne kadar başarabilir bilemiyorum. Ama o gün tüm bu olanları izlerken, bizleri peşine düştüğümüz meselenin büyüklüğü konusunda ürkütmeyi başardığını, bir kitaptan bir alıntının ardına düşerek sanat yapabileceğini düşünmenin sanatçının kibri olduğunu, daha büyük etik sorumluluklarımızın olduğunu fark etmek konusunda bizi düşündürdüğü kesin. Projenin sonraki kısmında, devam edemeyişimizin ana sebeplerinden biri de bu tabii. Her ilginç soruya yönelen sanatçı iştahınızın adeta bir sarhoşluk hissiyle geride kalan şeyleri size bir süreliğine unutturması.
Mike en başta tanık beyanlarını bu kadar önemsememi pek anlamadı. Ama en çok direttiğim konulardan biri de bu beyanların en azından bir kısmının projenin geri kalanında olması konusu oldu. Bu meseleye tekrar döneceğim.
Çizgi roman okumayı hep sevdiğimden, bu sanata olan yakınlığımdan Barefoot Gen’i çok önceden biliyordum. Kitabı orada aldık, sonrasında çizgi romandan uyarlanan animasyon filmine (Barefoot Gen, 1983, Mori Masaki, Toshio Hirata, Shuichi Hirokawa) baktık ve orada olan biten her şeyin bizim anlatım dilimizin ve yapabileceklerimizin çok ötesinde başka bir şey olduğunun bir daha farkına vardık. “Korkunç” dedi Mike, “kan, parçalanmış vücut parçaları, orada burada organlar, yanmış bedenler, hala yaşamaya çalışan, yüzünün yarısı olmayan insanlar, açlık, çaresizlik. Sonrasında suskunluk. Birbirini kabul etmeme. Böyle bir şeyi biz insanlara nasıl açıklarız? Bir sanatçının böyle bir olaydan proje çıkarması etik bir hareket mi? “Bırak böyle bir olaydan sanat projesi çıkarmayı, o filmi bir daha görebileceğimi bile sanmıyorum, korkunç” dedi.
Bu sırada Hiroşima, Sevgilim’in izini sürmeye devam ediyorduk. Başka ne yapabilirdik ki? Filmdeki köprü görüntüsünün aynısını alabilmek için bir iş merkezinin tepesine çıktığımızı, bir balkona tripodu yerleştirdiğimizi, tüm bunlar olurken acaba biri bir şey derse ne deriz stresimizi, ANA Crowne Plaza otelinde oradan oraya koşturmamızı, filmin hangi kısmının acaba nerede çekildiğini bulmaya çalışmanın imkansız olduğunu çünkü her şeyin yenilendiğini, tramvaylardaki sahneler için her tramvaya binip şehri dolandığımızı ve istemesek de Hiroşima’da oradan oraya bir miktar akış halinde salındığımızı kabul etmek gerekiyor.
Akşam olup tüm o koşuşturma bitmek zorunda kaldığında ve Mike projeyi kökten sorgulamaya başladığında, Hiroşima’nın yükünün iyice omzumuza yerleştiğini anladığımızda, ilk kez Hibakusha tanıklıklarının neden benim için önemli olduğunu fark ettim. Çünkü Mike kesin bir dille tüm o grafik görüntünün, şiddet pornosuna varan vahşetin, kan revan ve suskunluğun yaptığımız işin asla bir parçası olmaması gerektiğini, böyle bir işin içinde asla yer almayacağını söyledi.
“O zaman” dedim, “Tüm o “gore”, o grafik görüntüleri bir kenara bırakalım. Hiçbirini göstermeyelim. Zaten bir cümlenin peşinden Hiroşima’ya geldik. Hiroşima’da hiç bir şey görmedin. Çünkü Hiroşima hiç bir şey nasıl bir şeydir görmek için gittiğin yer. Bombanın öncesini ve sonrasını çıkaralım.” Şiddet sarmalını tüm açıklığıyla göstermek amacımız değil. Ama varlık ile hiçlik arasındaki nokta nasıl bir yerdir, hiçbir şey neye benzer buna bakabiliriz. Elimizdeki tüm malzemeyi bir kenara koymaya karar verdik. Yeniden müzeye gittik, yeniden tanık ifadelerini dinledik. Yeniden kayıtlar yaptık. Bomba atılmadan önceki tüm anlatıları ve sonrasında olanları gösteren her şeyi kayıtlardan çıkarmaya karar verdik. Elimizde hiçliğin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışan 11-12 saniyelik görüntüler ve tanıklıklar kaldı. Bombanın tam düştüğü an, etkisinin hissedildiği birkaç saniye.
Her şeye yeniden başlıyor olmanın heyecanıyla, kolumuzun altında kitaplar, film kayıtları, broşür, malzeme, fotoğraflarla Hiroşima’dan ayrıldık. Yeniden bir araya geldiğimizde bizi tatmin edebilecek bir “iş” yapıyor olabileceğimizi hayal etmiştik. Öyle olmadı.
Sonraki yıllarda, zaman zaman bir araya geldiğimizde, birimiz konuyu açar ve aslında onu yeniden nasıl kuracağımızı konuşurduk. Kalemi kağıdı alıp, kayıt cihazını çalıştırıp yeniden başlıyorduk.
O birkaç saniyede ne oluyordu? Hemen hemen hiçbir şey. Tanıklar olan biteni anlatacak kelime bulmakta zorlanıyorlardı, çoğunlukla metaforlar kullanarak anlatmaya çalışıyorlardı. “Kafamın içinde acayip bir ses duydum.” “Birden her şey karardı.” “Bir flaş gördüm.” Hiçbir şeyi anlatmak haliyle epey zordu. Bir dönem Mike, Japonların da sık sık kullandığı bir metafor olarak Godzilla’yı projeye dahil etmenin dolaylı yollardan bir şeyler anlatmanın belki daha doğru olabileceğini söyledi. Çünkü bir anda ışık ve sonra karanlık gibi sözlerin dışında bir şey bulmakta zorlanıyorduk, ki belki bu da yeterliydi. Mike’a, anlatmaya çalışıp anlatamamanın, başarısızlığa uğramanın, kelimelerin yetmemesi duygusunun proje için olağan olması gerektiğini söylüyordum. Pek tatmin olmadı, görsel malzemenin ne olduğuna bakmak istedi. Filmlerde, çizgi romanlarda nasıl anlatılmıştı? Çoğunlukla sadece soyutlamalar vardı, renkler ve karanlık ya da birden patlayan bir ışık. Her şeyin bembeyaz olması. Sadece on iki saniyeye odaklanınca bunlar kalıyordu. Soyutlama Hiroşima’yı anlatabilmek için, daha doğrusu Hiroşima’yı anlatmakta başarısızlığa uğramak için bir yöntem olabilirdi. Soyutlama konusunda mutabık kalabildik. Mutabık kalabildiğimiz ilk şey sanırım bu oldu.
Tanık ifadeleriyle ilgili başka sorunlarımız da vardı. Aslında sadece ifadelerle değil, kullandığımız her malzeme konusunda küçük bir “telif hakları” mevzumuz vardı. Görgü tanıklarına ait ifadelerin, filmlerin ve çizgi romanların hemen hepsine ait kalın çizgilerle belirlenmiş telif kuralları vardı. Bu mesele hemen hemen yaptığım bütün işlerde sorgulamak zorunda olduğum, referans vererek kullanmaya çalıştığım, ticari olmadığım için sorun olmayacağını düşündüğüm bir meseleydi. Hiroşima konusunda aslında koca bir telif problemimiz vardı. O kısmı sonra düşünmeye karar verdik yoksa işi hiç bitiremeyecektik. Ben Türkiye’de yaşıyorum, telif haklarının çevresinden dolanmak için bir sanatçı ve araştırmacı olarak kendimce akıllıca davranma stratejileri geliştirdiğimi düşünüyorum ama Mike İsveç’te yaşıyordu, orada kurallar daha katı uygulanıyordu. Bu sorunu sonra tekrar düşünürüz dedik ve tanık ifadelerine geri döndük.
Bir tanık bir cümlesinde, birisinin yok oluşunu anlatırken “evaporate” (buharlaşmak) kelimesini kullanıyordu. Mike bu kelimeyi kesinlikle kullanmak istemedi. Ona göre bu akla hayale gelmeyecek, atomize olmuş insanın korkunç bir tasviriydi, haklıydı da. Bense artık buradan sonra başkalarının kelimelerini sansürlediğimizi düşünüyordum. Bence haklıydım da. “Biz kimiz ki korkunç bir olaya şahit olmuş bir görgü tanığının sözlerini sansürleyelim?”
Proje burada bir süre tekrar tıkandı.
O dönem tanık, tanıklık, miras meseleleri üzerine başka işler yapmaya onlar üzerinde çalışmanın belki daha verimli bir uğraş olabileceğine karar verdim. Aklımın bir kenarında Hiroşima hep kaldı. Uzun süre Nichanian’ın tanıklık üzerine yazdıklarını[6] inceledim. Bana başka şeyler gösterdi ama Hiroşima için yeniden bir okuma yapmama neden olmadı. Merleau Ponty, görme ve görmenin incelikleri[7] üzerine okudum. Her seferinde yeni bir şey bulmuşum gibi geldi. Ama olmadı.
Sonra Mike İstanbul’a taşındı. Hiroşima artık daha sık konuştuğumuz bir başlık halini aldı. Bir iki kere konuşmalarımızı kaydetmeye çalıştık. Hiroşima’ya ilk gittiğimizde projenin ana fikri kafamızda ilk oluştuğu zamanlar, işe isim verirken Hiroşima isminin dramatik büyüklüğünden işin isminde asla Hiroşima kelimesinin geçmemesi gerektiğini konuşmuştuk. Hem on iki saniyeye odaklandığımızdan, hem de sürekli bahsettiğim “hiçbir şeyin nasıl bir şey olduğunu tariflemek” meselesinden dolayı “When the gaze crashed” (“bakış çakıldığında” ya da “bakış çöktüğünde”) kelimelerinin iyi bir isim olduğunu düşünmüştüm. Hem bu tarif Ariella Azoulay’in de Hiroşima’yı anlatmak için kullandığı bir deyimdi. Ama Türkçe’ye pek düzgün çevrilemiyordu.
Proje konusunda mutabık kaldığımız diğer şey zaten bunun başarısız olmak zorunda olan bir “iş” olduğuydu. Baştan beri “biz kimiz ki sansürleyelim”, “biz kimiz ki şiddet anlatalım” pozisyonumuzu anlatan bir şeydi de. Mike’la Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazılamaz” sözünü, ama defalarca şiir yazıldığını ve yazılmaya da devam edeceğini konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bir yandan da bu denli “yüklü” tarihi olayların sanatta kullanılırken belli bir sanatçı sorumluluğuyla işe başlanması gerektiğini düşünüyorum. Hemen ilk reaksiyonumuz sanatla olaya tepki verdiğini sanmak olmamalı. Sanatın daha uzun soluklu, daha derin olduğunu düşünüyorum. Mutabık kaldığımız ikinci şey yani projenin başarısızlıkla sonuçlanmak zorunda olmasının yarattığı ironi, sanatsal olarak daha ilginç bile geldi diyebilirim. İleriye dönük büyük bir adım.
Bir türlü yapıp bitiremediğimiz Hiroşima işi sıklıkla başka konuşmalarda, birlikte iş üretiyor musunuz sorularına karşılık olarak anlattığımız bir şey olmaya başladı. Bir miktar tamamlayamamanın verdiği üzüntüyle verdiğimiz bir örnek. Her konuşmadan sonra yeniden açtığımız ve yeniden üzerine çalışmaya başladığımız bir başlık. Bir akşam kağıtlar dolusu not aldığımızı ve işe yeniden bu kez Hiroşima isminin ağırlığını hissederek “Failing Hiroshima” (Hiroşima’yı Bitirememek/Hiroşima’da Başarısız Olmak) adıyla yeniden başladığımızı hatırlıyorum. Yine Türkçe çevirisinin korkunç olduğu, neredeyse provokatif bir isim.
Bu defa işin tamamını etik sorunlar ve sanatçı sorumluluğu üzerinden kurmaya karar verdik. İki aktörün canlandırdığı karakterlerle, kendi tartışmamız üzerinden. Sonra aktörlerin konuştuğu dil sorun oldu. Ben İngilizce konuşmaları taraftarıydım, Mike Türkçe. Sanırım ikimiz de anadilimizden uzaklaşırsak yeterince mesafe koyabileceğimizi, yabancılaşabileceğimizi düşündük. Mike iki aktörün bizi temsil etmesi düşüncesinden biraz ürktü. “Bir kadın bir erkek olmasın aktörler” dedim, “aynı cinsiyetten iki kişi konuşsun.” Başka bir yabancılaştırma, kendiyle arasına mesafe koyma metodu. Konu buradan sonra nereye bağlandı hatırlamıyorum. Proje yeniden durdu.
İki yıl kadar önce oturup Blue’yu (Derek Jarman, 1993) izledim, Derek Jarman’ın ölmeden dört ay önce Aids sonrası komplikasyonlar sebebiyle görme yetisini kaybetmesi ve sadece mavi tonları görmesi üzerine yaptığı tamamen mavi renk görüntü üzerine konuştuğu film. Bir an bir benzeri versiyonu Hiroşima için yapabileceğimizi düşündüm. Maviyle değil tabii, başka şekilde. Mike’a heveslenip konuyu açtığımı hatırlıyorum. Yıllar önce bana filmden bahseden de kendisiydi zaten. “Hmm… ilginç” dedi. Bir iki deneme yaptık, sonuçlardan memnun kalmadık.
Temmuz ayında bir gün Çapak’tan Esra Oskay ve Seniha Ünay bana ulaşana kadar konuyu bir daha tekrar düşünmedim. “Zor Miras”a daha uygun bir konu düşünemiyordum. Mike’a metni birlikte yazalım dedim ama “sadece bitirmene engel olurum” dedi. Metni benim yazmama, onun ise üzerinden düzeltmeler yapmasına karar verdik.
Hiroşima’yı gördükten sonra, mirasın milliyeti üzerine, kişisel ve duygusal anlamda bana kalan bir miras üzerine (bir aile evi), İstanbul’un somut olmayan mirası üzerine ve hatta bir sanatçı olarak çağdaş sanat mirası üzerine de işler yaptım. Bu konular da zorluydu ama farklı stratejilerle onları tamamlamayı başardım. Hiroşima kadar zorlu bir mirasla çalışmadım. Çok uzun zaman önce olmuş, yaşadığımız ülkelerin çok yakından dahil olmadığı bir trajediye uzaktan ve yıllar sonra konforlu bir mesafeden bakabileceğimizi düşünmüştüm. Düşündüğümüzden daha zormuş. Meselenin zorluğu, ahlaki yükü, etik sorumlulukları kadar sanatçılar arasındaki fikir ayrılıklarının ve devamlı her şeyi sorguluyor olma halinin de işi zorlaştırdığının farkındayım. Ama eğer durup yeniden projeyi düşünmeseydik sloganvari, basit bir fikirden ibaret bir başka iş üretmek dışında bir şey yapmayacaktık. Zor mirasın bedeli bizi bir şey ürettirmeyecek kadar paralize edebilmesiydi, her iş başarıyla sonuçlanmak zorunda değil. Hayatta bazen bitmeyen işlere de yer var. Kim bilir vesile olur, biz yine bir gün Hiroşima dosyasını açarız.
Notlar
1- Ariella Azoulay, Death’s Showcase, 2003, s.86
2- Azoulay, s.80, 86
3- A Bomb Dome: 6 Ağustos 1945’te atılan bomba sonrası ayakta kalan tek yapı.
4- Hibakusha: Hiroşima ya da Nagazaki’ye atılan bombalar sonrası sağ kalan kişiler.
5- Keiji Nakazawa, Barefoot Gen, Last Gasp of San Francisco, California, 2016
6- Marc Nichanian, Edebiyat ve Felaket, İletişim Yay. İstanbul, 2008.
7- Maurice Merleau Ponty, The Visible and the Invisible, NorthWestern Uni. Press, Evanston, 1968.
