Aktif Bir Özne Olarak Çamur / Sevgi Poyraz

 

 

Söyleşi: Seniha Ünay

 

Sevgi Poyraz ile Eldem Sanat Alanı Mahzen‘de 13.06-05.07.2026 tarihleri arasında gerçekleşen “Oyuncak Gibi” sergisi üzerine konuştuk. Söyleşide seramik çamurunun cansız bir kütle değil; yaşayan, direnen, konuşan, sürece yön veren aktif bir özne olma durumunu ve  bu diyalogdan doğan ara alanları ele aldık.

 

Sevgi Poyraz, “Oyuncak Gibi”, sergiden genel görünüm, 13.06-05.07.2026, Eldem Sanat Alanı Mahzen

Dergimizin bu sayısında odaklandığımız konu “canlı”. Sizin seramik işlerinizdeki organik formlara ve malzemenize baktığımızda da bu temayla güçlü bir bağ kuruyoruz. Seramik çamuru doğası gereği kilin suyla karışmasıyla yaşayan, kururken hareket eden, fırında kendi reaksiyonlarını veren bir malzeme. Bu anlamda seramik çamurunu sizinle birlikte üreten aktif bir özne olarak tanımlayabilir miyiz?


Kesinlikle; “canlı” teması, benim üretim pratiğimin ve çamurla olan ilişkimin tam merkezinde yer alıyor. Seramik çamurunu tam anlamıyla aktif bir özne, hatta başrol olarak tanımlayabilirim. Onunla çalışmak; nabzı sürekli değişen, bazen agresif bazen çok keyifli, inişli çıkışlı bir süreç. Malzemeyle gerçek bir bağ kurabilmek için canlı kalmak, diyalog halinde olmak zorunda kalıyorum; o yüzden “Bugün ne kadar aksiyon isteriz? Risk alabilir miyiz? Çamur ne istiyor, ben ne yapacağım?” gibi sorularla şekillenen süreçte çamuru bir özne olarak kabul ediyorum ve doğrudan ona kulak vermiş oluyorum. Her ne kadar ona karşı nazik ve zarif davranmaya çalışsam da kullandığım en primitif tekniklerden olan sucuk tekniği, galiba beni dürtüsel bir yere itiyor. Fakat bu kısımda malzemenin limitlerini unutmadan ama sonuna kadar zorlamaya çalışarak, çok küçük adımlarla hareket ediyorum; süreci deneysel kılan ve beni en heyecanlandıran kısım bu sanırım. Bu aşamada çamurun hafızası, direnci ve istekleri olan bir organizma olduğunu unutmamaya çalışıyorum; çünkü ona soru sormadığımda işler tepetaklak oluyor.


Çamuru kişi zamirleriyle anlatmak bir yerde hâlâ kulağıma garip gelse de hissettiğim şey uzun zamandır bu. 🙂


İlk başlarda “çamurla bağ kurma” anlatısı bana çok romantik geliyordu ama zamanla beni içine çekti. Çamur benim için doğaçlama yaptığım; eğlenceli, tanıdık ama belirsiz bir dans partnerine dönüştü. Bu süreçte kontrolü tamamen elimde tutmuyor, çamurun sürprizlerine alan açıyorum. Konuşup anlaştığımız o ortak hikayeyi bu belirsizlik oluşturuyor ve günün sonunda elimizde kalan tek şey karşılıklı dirençlerimiz oluyor. Oturup “Bugün daha fazla dans etmeye halimiz var mı?” diye konuştuğumuz, yaşayan bir ilişki bu…


Ama asıl “canlı” hâli, tüm üretim süreci bittiğinde başlıyor bence; sergilenmeye hazır olduğu ve somut olarak hareket etmediği o durağan an. En canlı haliyle karşımda duruyor gibi geliyor. Bu durum işin bitmesiyle alakalı değil; o yapıtların izleyiciye sunduğu “her an kırılabilir” görüntüsünün, onları asıl canlı tutan şey olduğunu düşünüyorum.


Sevgi Poyraz, “İsimsiz”, 2026, Stoneware (1000°C), 59 x 42 x 23 cm.

Üretim pratiğinizin temelinde çamurla kurduğunuz deneysel bir ilişkinin yattığını biliyoruz. Bize biraz bu sürecin nasıl başladığından bahsedebilir misiniz? Klasik seramik formlarından uzaklaşıp, çamuru böylesine çizgiye, boşluğa ve iskeletimsi yapılara dönüştürme fikri nasıl gelişti?

 

Aslında klasik formları oldukça seviyorum. Henüz eskizleri oturmamış, klasik formlara odaklandığım bir seri oluşturmayı çok istiyorum… Ama teknik odaklı bakarsak her şey en başında, ders bünyesindeki “geleneksel formları modernize etmek” konulu ödev başlığıyla, eskizlerimde ortaya çıktı. İlk maketimi yaptığımda doluluk ve boşluk ikiliğini geleneksel bir form üzerinden direkt önüme sermesi çok hoşuma gitti ve bu tekniği kullanmaya karar verdim. Bu pratikten bahsederken genelde “çizgi” ve “boşluk” demek çok hoşuma gidiyor; bu iki kelimenin arkasından “iskelet” ve “doluluk” koşarak geliyor gibi hissediyorum. Çamuru tanıyıp sınırlarını öğrendikçe onunla restleşmek, limitlerini zorlamak ve bunu çok primitif bir teknikle, sucuk tekniğiyle yaparken ortaya çağdaş bir form çıkarmak benim heyecanımı artıran, bana “Daha ne yapabilirim?” sorusunu sorduran kısımdı. Süreç; bazen form odaklı, bazen teknik odaklı; limiti, sınırı ve olabilecek olanla restleşmek üzerine genişledi.

 

Serginin ismi ‘Oyuncak Gibi’. İşlerin bir araya gelme biçimlerine baktığımızda, modüler inşa oyuncakları geliyor akla. Üretim sürecinizdeki bu “oyunlaşma” hâli sizin için ne ifade ediyor?

 

Üretim sürecimin kendisi aslında doğrudan bir oyun. Oluşturduğum kırılgan konstrüksiyon parçalarını üst üste yerleştirerek bu oyunu somutlaştırıyorum. Yapma ve bozma döngüsü, istifleme pratiği, içsel çatışmalar ve inşa etme arzusu… İç dünya ile dış gerçeklik arasında kendime özgür bir “ara alan” yaratmaya çalışıyorum.

 

Bu güvenli ara alanı kurduğumda; limitleri zorlamaktan, kırılacak diye korktuğum parçaları üst üste dizmekten çekinmediğim yeni bir perde aralanıyor. Fakat bu süreç ne tamamen çocukça bir oyun ne de kontrollü bir yetişkin olma durumu; sadece hayatın içinden bir akış.

 

Sıradan anları bir oyun gibi kurgulama hâli, bana çocukluğumu hatırlatıyor. Küçükken dedem, seslerimizi duyunca ne yaptığımızı anlamak için olduğumuz odaya gelir, gözleri görmemesine rağmen bakışını üzerimize diker ve tatlı tatlı sataşarak o meşhur sorusunu sorardı: “…… mı oynuyorsunuz?” Onun dünyasında her eylemin bir oyunu vardı; yemek yerken restorancılık, her akşam saat beş sularında göz damlalarını damlatan kızlarıyla hemşirecilik, ona yemek koyduğumuzda aşçılık, bazen de doktorculuk… Oynar da oynardık.

“Oyuncak Gibi” ismi kafamda ilk belirdiğinde, atölyedeki deneysel sürecimde kendi kendime yarattığım bu oyundan yola çıkmıştım. Ancak bu isim benim için salt biçimsel bir benzetmeden ziyade, hayata dair keşfettiğim bir sürecin kendisini ifade ediyor. Öğrenmek, oynamak, kızmak, denemek, kahve içmek, sevmek, anlamaya çalışmak, yanılmak… Ve en baştan, tekrar denemek. Hepsi bu üretim sürecinde ve o ara alanda ağırladığım misafirlerimdi.


Sevgi Poyraz, Oyuncak Gibi sergisinden görünüm, 13.06-05.07.2026, Eldem Sanat Alanı Mahzen

 

İşlerinizde güçlü bir zıtlık var. Her biri birbirinden bağımsız yapılmış formlar yapısal olarak ince, boşluklu, kırılgan ancak plastik kelepçe ile bir araya getirilerek mekânda devasa, anıtsal bir yer kaplamışlar. Öyle ki mekânın ahşap tavanına dayanmışlar.  Çamurun kırılganlığından, plastik kelepçenin sağlamlığına bu ilişkiyi açabilir misiniz? Teknik olarak çamurla bu dengeyi kurmak sizi zorladı mı?

 

Bir yıl süren hazırlığın çok büyük bir parçası; tekniği çözmek, gözlemlemek ve adımlandırabilmek üzerineydi. Aslında süreçte bana neye izin veriliyorsa onu yapmaktan, sürece teslim olmaktan hiç çekinmedim. Ortaya yeni bir fikir atma heyecanı birden formu parçalayabiliyor, o yüzden olabildiğince yavaşça acele ettim. 🙂 Çamur bu projede, plastik kelepçe hariç başka bir yan malzemeyi kabul de etmedi. Ancak baktığımda; mahzen gibi ruhu olan bir alanda, endüstriyel ve yapay plastik kelepçeyle çalışmak serginin fikrine içkin bir zıtlıktı. Bu iki malzemeyi yan yana getirmek, benim için sadece formları birleştirmek değil; doğallık ile yapaylık, zayıflık ile güçlülük arasındaki çizgiyi sorgulamaktı. Mekanın ahşap tavanına kadar dayanan bu yapı, aslında zıtlıkların birbirini nasıl var edebileceğinin bir göstergesi.

 

Teknik açıdan bakacak olursak, bu dengeyi kurmak beni fazlasıyla zorladı ve ciddi bir sabır süreci gerektirdi. Çünkü çamur, üzerine binen en ufak dengesiz bir yükte çatlayıp parçalanabilen bir malzeme. Esere mekân içinde bir boyut kazandırırken yerçekimiyle, malzemenin ağırlığıyla ve kırılganlığıyla sürekli bir mücadele hâlindeydim. Ancak bu teknik zorluk ve risk, işin nihayetinde yarattığı o gerilimli estetiği daha da güçlü kıldı.

 

Eldem Sanat Alanı’nın mimari dokusuyla eserlerinizin kurduğu diyalog dikkat çekici. Hem işlere dokunmak istiyoruz hem de kırılganlığından çekiniyoruz. İzleyicinin işlerinizle kuracağı bu gerilimli ama meraklı ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Üretimlerimin ilk defa izleyiciyle buluşması benim için çok büyük ve heyecan verici bir süreç. Heyecanımın ifadelerimi kısıtladığı çokça an oldu; sürece bu kadar büyük bir heyecanla dahil olmak, aslında benim için yeni keşifler yaratıyor.

 

İzleyicinin yaşadığı o “dokunma arzusu ile zarar verme korkusu” arasındaki gerilimse aslında tam olarak hedeflediğim duygusal bir karmaşıklık. Günlük hayatta bizi çevreleyen nesnelerle kurduğumuz ilişki genellikle mekaniktir ve onlara düşünerek yaklaşmayız. Ancak bu eserlerin sergilediği çiğ kırılganlık, izleyiciyi hassas bir mesafede durmaya zorluyor; onu adeta yavaşlatıyor.

 

Bu gerilimli ama meraklı ilişkiyi çok kıymetli buluyorum. Çünkü izleyici esere sadece gözüyle bakmıyor; kendi bedeninin ve hareketlerinin de o kırılgan alan içindeki ağırlığını hissetmeye başlıyor. Dokunma dürtüsü ile geri çekilme dürtüsünün bu zıtlığı, eserin izleyici zihninde yaşayan, devingen bir parçaya dönüşmesini sağlıyor.

 

Sevgi Poyraz, “Oyuncak Gibi” sergisinden görünüm, 13.06-05.07.2026, Eldem Sanat Alanı Mahzen

Bu söyleşide yer alan fotoğraflar sanatçının arşivinden, izni dahilinde kullanılmıştır.