Vegan Sinema, Vegan Tahayyül: Perdenin Yaşama Aç(ıl)an İmkânı

Özlem Güçlü 

 

“Biz aile fertlerimizi incitmeyiz. Biz arkadaşlarımıza ya da yabancılara zarar vermeyiz. Biz koltuk kılıflarına bile zarar vermeyiz. Bu listeye hayvanları da eklemenin aklımdan bile geçmemesi istisna oldukları anlamına gelmezdi.”  

Hayvan Yemek, Jonathan Safran Foer.

“Bir nesnenin yanından gelip geçenler, onu belli belirsiz farkederler, birkaç dakika sonra da ne gördüklerini bile bilmezler. Sadece biri durur ve dikkatle bakar ona; bundan sonraki eylemler, o dikkat anının otomatik sonucudur. Bu dikkat ve ilgi, yaratıcıdır ama gerçekleştiği anda vazgeçiştir [renoncement]; hiç değilse, saf olduğunda. İnsan gücünü yaymayacak, sadece ondan başka bir varlığı, ondan bağımsız bir varlığı var edecek bir enerji harcaması için tüm gücünü toplayarak bir azalmaya razı olur.” 

Tanrı’yı Beklerken, Simone Weil.

 

Bu yazıda, sinematik hayvanlar üzerine son derece ilham verici çalışmalarıyla bilinen Anat Pick’in “vegan sinema” ve “vegan bakış” kavramsallaştırmaları ve bu kavramsallaştırmaların temellendiği vegan tahayyül (2018) üzerine düşünmek istiyorum. Bu kavramlar, “vegan” ile “sinema” kesişiminde ilk akla gelebileceği gibi hayvan hakları belgeselleri veya veganlık taraftarı filmleri tanımlamak üzere değil, insandan-ibaret-olmayanların (more-than-humans) varlıklarını filmsel alanda tanımanın, idrak edilebilir kılmanın, yaşama imkan veren ve şiddetli olmayan görme biçimleriyle onlara yaklaşmanın yollarına dair bir öneri sunuyor. Daha önce Cogito’nun “Sesli Düşünmek” sayısı için, Pick’in bu önerisini ses bandına doğru genişleterek “vegan ses” kavramını geliştirmiş ve Yusuf Emre Yalçın’ın yönetmeni olduğu Anima belgeselini -biçimsel ve anlatısal tercihleri açısından- yakın okumaya tabi tutmuştum (Güçlü, 2023). Canlılık odağındaki bu sayıda ise, söz konusu kavramlara dair daha doğrudan bir tartışma açmaya çalışacağım. Böylesi bir tartışmanın, sinemayı bir yandan yaşamın çoktürlü tezahürlerini ortaya koyan ontolojik imkanlarıyla, diğer yandan onlara karşı gerçekleştirdiği etik ihlalleriyle kavramak açısından film çalışmaları ve eleştirel hayvan çalışmaları kesişimine katkı sağlayacağına inanıyorum. Bununla birlikte, Pick’in “vegan sinema” ve “vegan bakış” kavramlarının üzerinde yükseldiği vegan tahayyüle (2018) dair bir tefekkür geliştirmeyi de özellikle arzu ediyorum. Zira, Pick’in, Simone Weil’in izinden giderek, bir tür yaşam tahayyülü ve birlikte-yaşam etiği olarak addedilebilecek veganlık yorumunun, hem sinemanın “yiyip bitirmeyen” bir bakış imkanını çoğaltacağını hem de vaganlığı salt bir diyet olarak gören yaygın kavrayışın ufkunu açacağını umuyorum.

 

Bugün, 5199 no’lu Hayvanları Koruma Yasasında yapılan değişikliklerin şedit sonuçlarıyla her an karşılaştığımız bir iklimin içindeyken, gerek böylesi bir umudu gerekse de sanatın insanmerkezci yaşam/ölüm hiyerarşilerine dair ezber haritaları değiştirebilme, başka türlü bir görme ve duyumsayabilme biçimi üretebilme kabiliyetini ilk anlamıyla hayati görüyorum. Zira, insandan başka hayvanların yaşamının yaşamdan sayılmasının ve dolayısıyla, “öldürülemez” kılınmasının bu kabiliyetle sıkı bir ilişkisi olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda temsilinden azâde bir gerçekliğin ya da gerçekliklerin söz konusu olmadığının âşikâr olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, yaşama açılan, olmaya bırakan; yaşama imkân vermek ya da onu silip süpürmemek üzere kurulan bir görme biçimi olarak “vegan bakış” ve yaşamdan yana bir tavır olarak “veganlık” bu nedenle bu yazının merkezine yerleşiyor. Bu merkezin, yaşamın eşitsiz kırılganlığı ve güvencesizliği karşısında tüm türler için daha adil ve ihtimamlı bir yaşam tahayyülünü kuvvetlendirmeye katkı sağlamasını derinden arzu ediyorum. Son olarak, film izlemenin ve onunla düşünmenin en nihayetinde her seferinde bugünden bir izleme ve düşünme olduğu, her filmin kendi çekildiği bağlam kadar üzerine yazıldığı bağlamda da anlama kavuştuğu düşünülecek olursa; bu yazının yasa sonrasının Türkiyesinde, hayvanlara karşı şiddetin artan görünürlüğü ve yakıcılığı içinde kendine yer bulduğunu da hatırlatmak istiyorum. 

 

Sinemanın İnsan(lık)dışılığı: 

Anat Pick hem sinemanın insandan ibaret olmayan imkanı hem de mecranın insanmerkezci tarihi üzerine derinlemesine düşünmüş bir film kuramcısı. Çalışmalarının kalbinde bu imkân ve ihlal birbirini dışlamadan bulunuyor. Kendisinin düşüncesini ilham verici ve ufuk açıcı kılan tam da burası. Perdenin bir türcülük kurumu (Wolfe, 2003) olarak tamamen insan ölçeğinde her şeyi görülür, anlatılır ve bilinir kıldığını ve bunun hayvan bedenleri üzerinde son derece şiddetli sonuçları olan bir görme iştahıyla işlediğini teslim eden, bununla birlikte perdeyi salt bundan ibaret görmeyen ve insan olanın ötesine doğru her daim açılabilme kapasitesine gönül düşüren bir eleştiri. Pick için böylesi bir eleştirel hat, her şeyden önce anlatı ve hikâyenin sınırlarının ötesine bakmakla, perdede arka plan unsuru ya da basitçe bir tür yer imi olarak görülmeye alışılmış olan hayvanları başka türlü bir ilgiyle ve dikkatle (attention) görmeye dair yüksek bir meyille kurulmakta (2011). Creaturely Poetics: Animality and Vulnerability in Literature and Film [Mahlukatvari Poetika: Edebiyat ve Filmde Hayvanlık ve Yaralanabilirlik] (2011) adlı çalışmasında, böylesi bir dikkati “mahlukatvari” olarak tanımlıyor. Bu dikkat önerisi, safi insana özgü bağlamların ya da insanbiçimcilik perspektifinin ötesinde kurulabilirliğiyle bir insandışı (inhuman) perde kavrayışı (Pick 2011, s. 5) ortaya koyuyor. Bu perdeyi yaralanabilirlikle, kırılganlıkla, savunmasızlıkla ilişkisinde tanıma ve fark edilebilir kılma uğraşı Pick’in mahlukatvari dikkatinin kalbi olarak görülebilir. Zira yaralanabilirlik -herkese eşit dağılmasa da- mahlukatlıkta insan olan ve olmayan hayvanları ortaklaştırıyor. 

Tam burada, Pick’in mahlukatvari dikkatini, sinemanın insanlık dışılığına (inhumane) (2015) oradan da yiyip bitiren bir sinematik bakış karşısında “vegan bakış” (2018) önerisine bağlayacak olan önemli bir düğüm var: söz konusu yaralanabilirlik kavrayışının filozofik ya da entelektüel değil bedensel olduğunu özellikle vurgulaması: “Dikkat antifilozofiktir; öznesi hakkında argümanlar ya da hakikat iddialarında bulunmaz. Dikkat konusu olarak yaralanabilirlik ahlâki bir “okuma” getirmez. Bunun yerine evrensel bir maruz kalma modu olarak yaralanabilirliğe yönelmenin sonuçlarıyla (düşünceler ve eylemler için) ilgileniyorum” (2011, s.5). Yani, Pick’te her zaman sinemasal olanla bedensel olan birbiriyle ilişkili. Çünkü ona göre, imajlarda bedensel (flesh) mantığı takip etmek, “türcülük kurumunun (Wolfe, 2003) hizmetine sunulan tür kimliğinin bir teminatı olarak kültürün bedeni nasıl anlamlandırdığını (ve kullandığını) ortaya çıkarır (2011, s. 6). Burada imkan gördüğü bedensellik, maddiliği, anonimliği ve basitliğiyle insanmerkezciliğe antidot oluşturan bir etik ve estetiğe yönelir (2011, s. 6). Bu bağlamda, “sinema tüm canlıları mahlukatlara dönüştüren zoomorfik bir sahnedir” (2011, s.106). Bu açıdan, sinematik temsillerle yaşamın maddi akışını, perdenin hareketiyle yaşamın bedensel canlılığını ve bunlara bağlı yaralanabilirlik -hatta – yenilebilirlik yutulabilirlik taksimini süreklilik içinde gördüğünü teslim etmek önemli. Çünkü bedensel yaralanabilirliği perdenin nasıl ve ne uğruna kurulduğu, kıvrımlarını kimlerin bedenleri üzerine ve üzerinden nasıl katladığı belirliyor.

Bu noktada Pick’in sinemanın iki yönlü insanlık dışı oluşundan bahsettiğini hatırlayabiliriz. Ona göre, sinema tıpkı labotatuvarlar, sirkler ya da mezbahalar gibi hayvanları insan yaşamı için araçsallaştıran son derece şiddetli bir tarihe sahiptir (2015, s. 312). Zira, ‘sinema tarihini aynı zamanda, rol yapması için ‘eğitilen’ ve zorlanan, mizansen için uyuşturulan, bir sahne ya da plan için öldürülen ve ıstırabı ya da ölümü seyirliğe dönüştürülen hayvanların tarihi olarak da kaydetmek ve tahayyül etmek’ mümkündür (Güçlü, 2021, s. 94). Bu özelliğiyle sinema, Pick’e göre, öncelikle etik açıdan insanlık dışıdır (2015, s. 313). Sinema perdesi için ve sinema perdesi uğruna hayvan yaşamı üzerinde işletilen son derece zalim bir insan iktidarına dayanır. Bununla birlikte, Pick’e göre sinema, salt bu zalim iktidardan ibaret de değildir. Çünkü ontolojik açıdan sahip olduğu insanlık dışı kapasite sayesinde -tüm hakim kod ve konvansiyonlarına rağmen- insan perspektifini, meselelerini ve tarihini aşar (2015, s. 313. Bu anlamda, film evreni insandan başka yaşamların kendini gösterdiği, insandan öte canlılığı ve yaralanabilirliği keşfeden türler arası bir alan olarak belirir. Dolayısıyla, sinemanın mahlukatvari dikkatiyle birleşen bu ontolojik kapasitede Pick, insanmerkezciliğin ve insan istisnacılığının ötesinde başka perde-dünyalar ve dünya-perdeleri kurma imkânı görür. 

 

Vegan Sinema ve Vegan Tahayyül: 

Söz konusu perde-dünyalar ve dünya-perdesi ihtimalini gerçekleştibilecek kapasiteyi Pick, “vegan sinema” ve “vegan bakış” olarak kavramsallaştırır (2018). Burada yeme ve bakma arasında kurduğu analoji oldukça ufuk açıcı diye düşünüyorum. Zira, film çalışmaları literatürü kamera ve silah (shooting) arasında kurulan bağa hayli aşina ama hayvanların perdedeki görünürlüğüne dair bakış ve yeme ilişkisi pek de üzerine düşünülmeyen bir alana işaret ediyor. Sinematik bakışın kontrolcü iktidarı, ihlal ve işgal kapasitesi, bakışın nesnesinin kudretini çekip alarak nesneleştiren ve bakılasılığa indirgeyen yaygın kullanımları sıklıkla eleştiri konusu olmuştur. Örneğin, feminist film kuramcıları Laura Mulvey’nin “eril bakış” (male gaze) (2010[1975]), E. Ann Kaplan’ın “emperyal bakış” (imperieal gaze) (1997), bell hooks’un “karşıt bakış” (oppositional gaze) (1992) kavramsallaştırmaları oldukça uzun bir tarihe sahiptir ve katmanlı eleştiri hatlarına açılmıştır. Daha yakın zamanda gelen “cis bakış” (Maclay 2018; Ocean 2019) ya da “kör bakış” (Cheu 2010) gibi kavramsallaştırmalar da tartışmaları perdenin görece ihmal edilmiş natrans ve sağlamcı katlarına doğru açmıştır. Bu kavramsallaştırmalar, kimin “insandan” sayıldığını belirleyen hümanizmanın dar parantezine (beyaz, erkek, hetero, sağlam) sinematik görme biçimlerinin nasıl hizmet ettiğini ifşa eden yaklaşımlar olarak da pekâlâ görülebilir. Ancak, bu eleştiri hatlarında açık ki perde, insandan ibaret bir kumaşmış gibi düşünülür. 

Bununla birlikte, Pick’in bakma ve yeme arasındaki ilişkiyi düşünme izleğinin hareket noktasında ise Mulvey’nin eril bakış kavramı vardır (2018, s. 126). Eril bakışın neredeyse düz anlamıyla işlediği bir örnek olarak Sapık (1960) filmini ve filmde Norman Bates’in Marion Crane’i duvar deliğinden gözetlemesi, bıçak darbeleriyle öldürmesi ve bundan önceki birlikte yemek yedikleri sahneden bahseder: “Yemek, tüketmek ve öldürmek … voyörizmin optiği yoluyla birbirine bağlanır. Röntgenci eksiksiz bir tüketicidir: bakışın nesnesini yiyip bitirmek -ona tamamen sahip olmak- onu kendinin yapmak ister; o yüzdendir ki sinematik konvansiyona sadık kalarak eril kimlikle özdeşleşen kamera tarafından teşvik edilen voyörizm, cinayete yol açar” (Pick 2018, s. 126). Ancak Pick, hemen arkasından, buradaki bağlantının abartılmış olduğunu da söyler. Zira bakılan, aynı zamanda, “obur gözlemcinin” oyunlarına karşı direngen, opak ve kapalı olabilir (2018, s. 126). Bu durumda nesneler, gerçekliklerini, tüketmeden tanık olduğumuz bir şey olarak teyit ederler. Bakışın nesnelerinin bakana dışsal varlıklarını, bizim kavrayışımızın ötesinde var olmaya devam etmelerini kabul ederler (2018, s. 127). İşte tam burada Pick, sinemanın hem büyük bir tüketme ve aynı zamanda koruma sistemi olduğuna varır. Bakma ve yeme arası analoji de buradan hareket alır: 

Yemek nesneyi tüketir ve yok eder. Yediğimiz gibi bakmak, yemek ve yok olana kadar nesneyi sindirmek anlamına gelir. Bakmak ancak yememek, bizim doyumumuzun ötesinde şeylerin varlığını kabul etmektir. Bakma ve yeme arasındaki analoji yeme alışkanlıklarıyla görme alışkanlıkları arasında bağ kurar. Zarar vermeden yiyebilir miyiz? Uyumlulaştırmadan bakabilir miyiz? Sahip olmadan haz duyabilir miyiz? Veganlık ve film ortak sorunları paylaşır. (Pick 2018, s. 127)

Bu sorulara olumlu yanıtını ‘yiyip bitirmeyen bakış’ (non-devouring gaze) kavramıyla verir (2018, s. 127). Kavramın temelinde ise Simone Weil’in, kendiliğin ötesinde bir varoluşun idrâkini mümkün kılan “güzel” (beauty) kavrayışı vardır. Weil için güzel, güzellik ya da görsel olarak hoş olan değildir Pick’e göre: 

Güzel, yiyecek gibi ‘bedensel bir cazibedir’, ama yiyeceğin aksine ‘bizi bir mesafede tutar ve bir feragat imâ eder.’ Böylelikle, güzel, gözümüzün önündeki nesneyi ‘olmaya bırakmayı’ (letting be) içerir. Aç bakış yerine Weil, yiyip-bitirmeyen bir bakma modunu mümkün kılar -kamera, seyirci ya da eleştirmenin çevirdiği bir ‘vegan bakışı’. Yiyip bitiren bakış haz getiriyorsa, yiyip bitirmeden bakma sevgiye yakındır (Pick 2018, s. 128).

Bu açıdan vegan sinema, veganlık ya da hayvan hakları taraftarı filmlerle eş anlamlı değildir. Bir savunuculuk, argüman ya da kişisel seçim de değildir. Bunun yerine, ‘bakma arzusuyla yeme arzusu arasındaki karmaşıklığa dikkat çeken ve böylelikle vegan bir dünyada olma biçimini çağıran filmler ya da filmlerdeki anlardır’ (Pick 2018, s. 128). Pick, veganizmin her şeyden öte gerçekliğe doğru bir yönelim olduğundan ve filmin her zaman bu yönelimi paylaşmasından ilhamla, ötekinin mevcudiyetiyle karşılaşmada onu tanıyan, ona sevgi duyan bir bakış ihtimalini (2018, s. 218) sinemanın ontolojik kapasitesi olarak vurgular. 

Pick’in bu imkâna düşünsel yatırımını son derece önemli buluyorum. Zira, salt insanmerkezci bakışın ifşasından ibaret olmayan bir düşünce hattı ortaya koyuyor ve bu, olumlayıcı etik bir pozisyon alma olarak da görülebilir. Keza, veganlığı kavrayışında da bu pozisyon oldukça dikkat çekiyor: bir “yememe” tercihi olarak değil; yaşama imkân verme, onun karşısında bir tür geri çekilme ve olmasına izin verme olarak veganlık: “Veganizm hayvanlara karşı açılmış savaşta silah taşımayı sembolik ve somut olarak reddetmedir” (Pick 201, s. 133). Buradaki vegan tahayyül, “karmaşıktır, bitmemiştir ve vegan bir beslenmeyi kapsıyor olsa da tamamen beslenmeyle sınırlı değildir” (2018, s. 128). Dünyanın nesnelerine karşı bir tür ayrılma ve çıkarsızlık içeren; Weil’in deyişiyle, takip ettiğimiz nesnenin karşısında bir geri çekilmedir (Pick 2018, s. 128). Buradaki vegan tahayyül yaratıcı bir ferâgattir; harcanabilir ya da tüketilebilir olana indirgemeyi reddettiğimiz başkalarını olmaya bırakan/olmalarına olanak veren bir hayatta kalma arayışı (Pick 2018, s. 132). Bu açıdan, bakışın nesnesini yiyip bitirmediği, yalayıp yutmadığı bir ihtimalde kurulan perde-dünya ve vegan-dünya-perdesi birbirini yansıtır (Pick 2018, s. 133).  Bu yansımada, vegan bakış ve vegan tahayyülde özneliği yeniden düşünmeyi gerektiren -bakış, bakan, bakılan/yeme, yiyen, yenilecek arasında- bir derinden etkilenme ilişkisi kendini gösterir (Pick 2018, s. 132). 

Birbirinden derinden etkilenme ilişkisinde yükselen şiddetsiz bakış modları ve böylesi bir dünya kavrayışı, film çalışmaları için bir tür ‘karşı-mücadele’ alanı olarak belirir: ‘Hayvanları tam anlamıyla sinematik özneler olarak kabul etmek demektir: varoluşları sinematik açıdan önemli olan varlıklar olarak (fiziksel ve anlamlı bir şekilde mevcut olma anlamında)’ (Pick 2018, s. 133). Bu şekilde hayvanları düşünmek, sinemanın temsil rejiminde ve gündelik çalışma biçiminde hayvanlara uygulanan şiddeti idrak edilebilir ve yeniden çerçevelenebilir kılmayı sağlayabilir (Pick 2018, s. 134). Birbirini var eden, olmaya imkân veren, sınırları belli bir “insan” kendiliğin yok olduğu bir tür açıklık ve tesadüfilikte. Hayvanların film için sıklıkla eğitilmesi, hareketinin sıkı bir şekilde eğitimle ya da kurguda kontrol edilmesi yerine kameranın hayvanlar üzerine düşürdüğü kendi bakışını eğitmesi (Pick 2018, s. 137). Söz konusu “eğitim”, yeni ve şiddetsiz görme biçimlerinin yolunu açtığı gibi, insanmerkezci bakışın görme odaklılığının her şeye kadir bakışının, yaşama dair tahayyülümüzle ve onu yaşama yollarımızla doğrudan kurucu bir ilişkisi olduğunu idrak edilebilir kılıyor diye düşünüyorum. Bu nedenle hayvanları yiyip yok etmeyen, yalayıp yutmayan bir bakış önerisiyle vegan sinema, dünyayı kavrayışımızın, yaşamı sürme yollarımızın üzerine bir yeniden düşünme davetide de aynı zamanda.  

 

Sonuç Yerine: 

Pick’in bu yazıda detaylıca imkânlarını tartıştığım makalesi, Thinking Veganism in Literature and Culture: Towards A Vegan Theory [Edebiyat ve Kültürde Veganizmi Düşünmek: Vegan Bir Teoriye Doğru] başlıklı derleme kitabın içinde yayınlandı. Kitabın derleyenleri Emilia Quinn ve Benjamin Westwood, giriş metnini önemli bir ayrım yaparak bitirirler: Veganizm üzerine söylemsel bir düşünme, hayvanların yaşadığı sömürüyü, söz konusu sistemik şiddeti ele almanın önemli bir parçasıysa da veganizm yoluyla düşünme, daha büyük meselelere dair; düşünme modları ve dünyada olmanın biçimlerine ilişkin sorulara yeni perspektifler getirmeye imkan verir (2018, s.18). Pick’in vegan sinema ve vegan bakış önerilerinin tam olarak böylesi bir veganizm yoluyla düşünme pratiğinin sonucu olduğuna inanıyorum. Sinematik bakışın ontolojik kapasitesiyle vegan tahayyülün kesişiminde bir düşünme modu ve yaşama açılan/açan bir imkân. 

Bugün hayvanları koruma yasasında yapılan değişikliklerin hayvan bedenlerini türlü şiddete maruz bıraktığı bir ikliminin içinden geçerken, Pick’in izini sürdüğü Weil’in hayvanlarla ilişkimizde öne çıkardığı sevginin dikkatle, özenle, ilgiyle sımsıkı ilişkisini layıkıyla anlamak son derece önemli. Buradaki dikkat ve özen, yazının başında yer verdiğim Foer alıntısında tüm tuhaflığıyla ve aslında açıklığıyla karşımıza çıkıyor gibi. Veganlık pek çoklarının düşündüğü gibi bir negatif karar, yaşamı kesintiye uğratan, sofra adabını bozan, işleyen düzene naifçe söylenen bir “Hayır” değil. Bir “yememe” tercihi değil. Bezen bütün bunlarla birlikte kuvvetli bir “Hayır” olabilirse de en temelde yaşama “Evet” diyen bir tür geri çekilme. Ötekinin yaşamına dikkat eden, ilgili, özenli bir sevgi; onu olmaya bırakan, büyüp serpilmesine olanak veren bir tür geri çekilme. Ondan ayrı ya da farklı olduğu için değil, tam tersine, mahlukatlıkta ortaklığın kurucu bir bedensel yaralanabilirlikten kaynaklanmasından. Bugün Türkiye’de hayvan bedenlerinin her gün öldürülebilir kılındığı, şiddetle toplanıp kapatılabilir kılındığı, bir anda ortadan yok edilebilir kılındığı (tıpkı yenilip yutulmak gibi) bir şimdide, özellikle de bunun imajlarla medyada yaygın bir dolaşıma sokulduğu düşünülecek olursa, böylesi bir kavrayışa, bu kavrayışın bakışımızı eğittiği film ya da sanat eserlerine ihtiyacımız ilk anlamıyla hayati. 

Çoğalmaları, yaşamı çoğaltmaları umuduyla! 

 

Kaynakça: 

Burt, J. (2002) Animals in Film. Londra: Reaktion Books. 

Cheu, J. (2010) “Seeing Blindness On-Screen: The Blind Female Gaze”, The Problem Body: Projecting Disability on Film içinde, Sally Chivers & Nicole Markotic (haz.), Columbus: The Ohio State University Press, 67-81.

Foer, J.S. (2017) Hayvan Yemek. İstanbul: Siren.

Güçlü, Ö. (2023) “Anima: Vegan Sesin Yaşam İmkanı”, Cogito, 109, 181-192.

___. (2021) “ ‘Bu Filmde Hiçbir Hayvana Zarar Verilmemeiştir: Son Dönem Türkiye Sinemasında Hayvanlara Kötü Muamele Üzerine Bir Tartışma”, İnsan, Hayvan ve Ötesi: Türkiye’de Hayvan Çalışmaları içinde, Kiraz Özdoğan, Fatih Tatari & Ali Bilgin (haz.), İstanbul: Kolektif, 93-116.

hooks, b. (1992) Black Looks: Race and Representation, Boston, MA: South End Press.

Kaplan, E. A. (1997) Looking For The Other: Feminism, Film, and The Imperial Gaze, New York ve Londra: Routledge. 

Maclay, Willow Catelyn (2018) “Body Talk: Conversations on Transgender Cinema with Caden Gardner”, Curtsies and Hand Grenades, 26 Şubat, http://curtsiesandhandgrenades.blogspot.com/2018/02/body-talk-conversations-on-transgender_26.html .

Mulvey, L. (2010[1975]) “Görsel Haz ve Anlatı Sineması”, Sinema: Tarih-Kuram-Eleştiri içinde, Seçil Büker & Y. Gürhan Topçu (haz.), İstanbul: Kırmızı Kedi, 211-229.

Ocean, F (2019) “The Trans Gaze of ‘A Fantastic Woman’”, YGender, 31 Mart, https://www.ygender.org.au/article/afantasticwoman

Quinn, E. & Westwood, B. (2018). Thinking Veganism in Literature and Culture: Towards A Vegan Theory. Cham: Palgrave Macmillan.

Pick, Anat (2018) “Vegan Cinema”, Thinking Veganism in Literature and Culture: Towards a Vegan Theory içinde, Emelia Quinn & Benjamin Westwood (haz.), Basingstoke: Palgrave Macmillan, 125-146.

___. (2015) “Why not look at animals?”, NECSUS, Spring. https://necsus-ejms.org/why-not-look-at-animals/

___. (2011). Creaturely Poetics: Animality and Vulnerability in Literature and Film. New York: Columbia University Press.

Weil, S. (2020). Tanrı’yı Beklerken. Ankara: Fol.

Wolfe, C. (2003). Animal Rites: American Culture, the Discourse of Species and Posthuman Theory. Chicaho: The University of Chicago Press.