Geleceğin Arkeolojisi: Gizli Kalmış Tarihlerin Kazısı / Manon Mollard  [1]

 

Çeviri: Didem Erbaş

Ayaklarımızın altında birikmiş ve sıkışmış olan yapay zemin katmanları, ortak geçmişimize tanıklık eder. Unutulmaya terk edilmemelidir.

Kaldırımların ve asfalt yolların kabuğunun altında, yapay zemin tabakası yatıyor. Bu zemin, kesintisiz olarak yerleşimin sürdüğü özellikle en kadim şehirlerde derindir ve sanayinin geliştiği yerlerde daha da yoğunlaşır. Roma’da, 28 yüzyıllık birikimle oluşmuş 15 metre derinliğinde gizlenmiş antik dünyalar  bulunur; Londra’da ise neredeyse 10 metreyi bulan gömülü şehir kalıntıları vardır. “İlk şehir yerin üstüne inşa edilir edilmez batmaya başladı,” diye yazar Peter Ackroyd London Under adlı kitabında. “Şehir toprağın altına doğru indikçe, zemin kat odaları bodrumlara dönüştü, ön kapı bodrum kapısı haline geldi ve birinci kat sokak seviyesine indi” diye devam eder. Kentlerin inşa ve yıkım döngüleri doğrudan jeoloji üretir.

Roma gibi bir şehirde kazı çalışmaları asla durmaz. 2018’de Domus Aurea’da beklenmedik bir şekilde 5 m yüksekliğinde, uzun süredir unutulmuş, kemerli çatıya sahip ve bezemeli duvarları olan bir oda  keşfedildi. 64 yılındaki büyük yangından sonra inşa edilen Golden House adlı görkemli yapı, Nero’nun ölümünden sonra utanç verici bir mirasa dönüştü ve sonrasında bu saraydaki mermerler ve mücevherler sökülerek  toprağa gömüldü –eğer Nero’nun evi yok edilirse, mirası da zamanla silinecekti-. Yüzlerce odasına toprak dökülerek kemerlerine kadar dolduruldu ve bu odalar Rönesans döneminde yeniden keşfedilene dek gizlilik içinde kaldı. Renkli kuşlar ve panterlerle boyanmış Sfenks odası bu karmaşık yapbozun en son parçası. Bir zamanlar var olmuş bir dünyadan ipuçları sunsa da yapının sağlamlığına  yönelik endişeler nedeniyle şimdilik toprakla dolu kalmaya devam edecek. Gömülmüş sarayın üstüne gösterişli hamamlar inşa edildi ve yapay gölün olduğu yerde ise bugün Kolezyum bulunuyor. Şehrin tarihi katmanları tek bir düzleme indirildiğinde, üst üste binen ve iç içe geçen planlara dönüşüyor.

Tüm şehirler, bazen binlerce yıl boyunca biriken tarihi katmanların ve kendilerinin eski versiyonlarının üzerine kurulur. 1980'lerde Seattle'da çekilen bu fotoğrafta görüldüğü gibi, yeraltı sokakları bazen turistik cazibe merkezlerine dönüştürülür.
Roma'nın altında bulunan sekizgen Sala Ottagonale, Nero'nun Domus Aurea'sının en önemli parçasıydı. Yeraltına gömülmeden önce, oculuslu [2] sofistike kubbesi Hadrian'ın Pantheon'una ilham kaynağı olmuştu.

Seattle’daki yıkıcı yangın da şehrin kendisini yeniden hayal etmesini mümkün kılan iddialı bir projeye zemin hazırladı. Bataklık bir zemine inşa edilen ve gelgitlerin düşük olduğu zamanlarda incelenen şehir, ciddi anlamda tesisat sorunları yaşıyor ve sık sık sel baskınlarına maruz kalıyordu. 1889’daki yangında kül olan Seattle’ın ahşap evleri, yerini daha yüksek yeni bir şehre bıraktı. Dağlar tümüyle yerinden taşındı, yıkılan tepelerin toprağı çukurlarla dolu araziye döküldü; sırtlar parçalandı, gelgit düzlükleri dolduruldu, kıyı şeridindeki toprak yeniden kazanıldı. Seattle Belediyesi, yollarını istinat duvarlarını 3 ila 10 metre yükselterek sokak ağını yeniden düzenlerken, özel mülkiyete ait arsalar mülk sahiplerinin sorumluluğunda kalmaya devam etti. Belediye çalışmaları sürerken yaşamın ve ticaretin aksamadan devam edebilmesi için, Pioneer Square mahallesindeki yeni tuğla binalar iki girişle inşa edildi: biri orijinal zemin katta, diğeri ise kot farkını öngörerek birinci katta. Geçici merdivenler ve iskeleler bu iki seviye arasındaki bağlantıyı sağlıyor ve manzarayı tamamlıyordu. Karşıdan karşıya geçmek yalnızca kullanışsız değil, aynı zamanda tehlikeliydi. 1889’daki yangında can kaybı yaşanmamışken, bu dönemde en az 17 yayanın hayatını kaybettiği kayıtlarda yer alır. Sonunda, binaları yeniden düzenlenen sokak seviyelerine bağlamak için yeni kaldırımlar inşa edildi ve birinci kat zemin kat haline geldi; ancak  yer seviyesinin altındaki boşluk korunarak olduğu gibi bırakıldı. Yüzeyin altında saklı duran bu korunmuş katmanlar, Seattle ve Roma tarihinin izlerini taşımaya devam ediyor ve günümüzde hâlâ ziyaret edilebiliyor. Küçük turist grupları, Pioneer Square’in eski cadde cephelerini görmek ve Nero’nun abartılı zevk şölenleri hakkında bilgi almak üzere bu alanlarda gezdiriliyor.

Soyut ve görünmez bir alan olarak yeraltı, saklamaya, depolamaya, gömmeye ve unutmaya yaradığı için kullanışlıdır.

İnsanların taş için kazı yapmaya başlaması tarih öncesi çağlara dayanır ve o zamandan bu yana insanlar, ayaklarımızın altındaki arazi katmanlarını sürekli olarak değiştirerek tabakaların yapısını bozmuş, jeolojik zamanın derin akışını kesintiye uğratmıştır. İnsanların jeolojik bir etken olarak kabul edilmesinin bu kadar uzun sürmüş olması akıl alır gibi değil. “Yeryüzünü gökyüzüne çıkarıyoruz. Katıyı boşluğa, boşluğu tekrar katıya çeviriyoruz.” Mukavva, alçı,  çeşitli keski, törpü ve kazıyıcılarla çalışan sanatçı Allan Wexler, toprakla gerçekleştirdiğimiz “ilk eylemlerimizden ve etkileşimlerimizden” söz eder. Breaking Ground (Toprağı Kazmak) adlı serisi, soyutlanmış zemine daha derin kesikler atılmadan önce alçı yüzeyin hafifçe taranıp kazındığı, ardından derin kesiklerin oluşturulduğu anların toplamıdır. Son iki yüzyılda, manzaranın dönüştürülme süreci hız kazanmıştır. Yapay zeminler; inşaat, tarım, madencilik ve savaş alanlarında kitlesel kentleşme ile sanayileşmenin göz ardı edilen kaçınılmaz yan ürünleridir. Bu zeminler, taranmış tortular, arkeolojik kalıntılar, kemikler ve çürüyen organik maddeler, atıklar, petrokimyasal kirlilik, moloz, balast, buharlı borular, kömür külü ve bina temelleri gibi unsurlardan oluşur. Gömülüp ezildikçe, bu birikintiler düzleştirilir ve üzerlerine hafifçe yükseltilmiş, yüzeysel olarak temizlenmiş yeni bir zemin açılır. Biz bu kalın birikintinin üzerine yapılar inşa etmeye devam ettikçe, enkazları ve tarihleri daha da derinlere, karanlığa ve unutuluşa itiyoruz. 

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Berlin yanmış ve bombalanmış, 50.000’den fazla binanın yıkıntısıyla öylesine dolmuştu ki yaşamın devam etmesi için bu yıkıntıların kaldırılması gerekiyordu. Yıkımın boyutu, onarım ve yeniden inşa etme niyetini hem beyhude hem de çok zorlu hale getirdi ve bazı yetkililer şehirleri tamamen terk edip yerlerine yeni şehirler kurmayı önerdi. Hatta yeraltı şehirleri fikri dahi gündeme geldi. Yeniden başlama ve taze bir zemin üzerinde veya altında inşa etme olasılığı cazip olsa da molozları temizlemek bir tür arınma sürecine dönüştü. Berlin’de insanlar sokakları temizlemeye ve molozları Teufelsberg’e taşımaya başladı. Giza’daki Büyük Piramit’in yirmi katı hacme sahip olan “şeytanın dağı” şişkin, yapay bir manzara ve şimdi de çim yüzeyinden çıkıntı yapan tuğlalar, çelik ve beton parçalarıyla dolu halka açık bir park.  Günümüzde Halep veya Humus gibi kentlerin yok edilmesi benzer soruları gündeme getiriyor: Ne gömülür, ne yeniden inşa edilir?

Berlin şehir merkezinden 17 km uzaklıkta, savaş sırasında bombalanan binaların kalıntıları ile Teufelsberg'i, “şeytanın dağını” oluşturmak için kamyonlar dolusu moloz döküldü.
Allan Wexler’in Breaking Ground serisinden Earth Work adlı eserinde ele aldığı gibi toprağı kazıp kaldırmak, araziye yapılan ilk müdahale ve herhangi bir inşaat projesinin başlangıcıdır.

Maddenin kapatılması ve gömülmesi kimi zaman tercihten ziyade zorunluluktan yapılır; yok etme değil, koruma eylemi olarak sunulur. Çernobil felaketinden bu yana yaşanan en ciddi nükleer kazanın üzerinden on yıl geçti; bu Mart’taki yıldönümüyle birlikte Fukuşima’nın söküm ve hizmetten çıkarılma çalışmaları hâlâ devam ediyor. Bölgedeki toprağın ilk beş santimetrelik tabakası hâlâ sökülmekte, sıkıştırılmakta ve depolama tesislerine gömülmektedir. Tahrip olmuş arazinin büyük bir bölümünü kapsayan bu uygulama tahminen 30–40 yıl sürecek. 

Çevre Bakanlığı yetkilisi Jiro Hiratsuka yerel halkın, “toprağın buraya getirilmesini; ancak sonunda buradan taşınması şartıyla kabul ettiklerini” belirtti. Artık bu radyoaktif toprağı en geç 2045 yılına kadar Fukuşima prefektörlüğü dışına çıkarmanın yasal sorumluluğu Japon hükümetine ait.

Daha düşük radyasyon seviyesine sahip toprağın “geri dönüştürülerek” yol ve altyapı inşaatlarının temelinde kullanılması önerisi ise -tahmin edileceği üzere-  pek ikna edici bulunmuyor. Felaketin üzerinden on yıl geçmesine rağmen bu toprağın nasıl ve en önemlisi nereye kaybolup gideceği hâlâ belirsizliğini koruyor.

Yeraltı, soyutlanmış ve görünmez bir mekân olarak kullanışlıdır; çünkü saklamaya ve depolamaya yarar –her zaman  geçici olarak, “sonraya” ertelenmek üzere– gömmek ve unutturmak için. Görmemeyi seçebilir ya da hiç bilmemiş gibi davranabiliriz. Savaş kalıntıları ve radyoaktif atıkların ötesinde, siyasal ya da duygusal açıdan daha az yüklü ama bir o kadar da tartışmalı olan başka kalıntılar da vardır. Son yıllarda Londra’daki belediyeler, özel yeraltı inşaatlarını sınırlamak için imar kurallarında değişiklik yaptı. Bu düzenlemeler milyarderlerin bodrum katı kazılarını yavaşlatmaya katkıda bulunsa da bu ev genişletme projelerinde  kullanılan hâlâ çalışır durumdaki bazı ekipmanlar şehrin toprağı ve çamurunda hapsolmuş durumda. Zira müteahhitler iş bittikten sonra bu makineleri geri çıkarmanın masraflı ve karmaşık bir iş olacağını ve buna değmeyeceğini düşünüyorlar.

Gonzalo Fonseca'nın kurgusal şehirlerinde olduğu gibi büyük ölçekte yapıldığında zeminin verileri sonunda ortadan kaybolur.

Gerek sokakta yürüyen bir yaya gerekse şehri planlayan bir mimar açısından zemin herşeyden önce  kesintisiz bir veri ve referans noktasıdır; yeryüzünün yüzeyi boyunca uzanan yatay bir tabaka izlenimi verir.  O, sokağın seviyesi ve yapılarımızın içindeki zemin kat düzeyidir. 

Ulaşım için yürütülen devasa mühendislik projeleri zemini delip oyar ve yeni tüneller açarken; uzun süredir terk edilmiş yer altı altyapılarının —tuz madenlerinden atıl demiryollarına kadar— yaratıcı biçimde yeniden işlevlendirilmesini konu alan yarışmalar düzenlenmektedir. Ancak tüm bu faaliyetlerde yerin üstüyle altı arasındaki eşiğin nerede durduğu nadiren incelenir ya da sorgulanır. Zemin bize sabitliği ve istikrarı anlatır; bu yüzden onu kesip açmaktan kaçınırız. Zemini bir çizgi olarak kavramak ve temsil etmek, onun kalınlığını –yani katmanlarını ve derinliğini– görünmez kılar.

Günümüzde yapay olarak sıkıştırılmış toprak katmanlarında yer alan metal miktarı Dünya’nın kabuğunda el değmemiş ve henüz çıkarılmamış halde bulunan metal miktarını aşmış durumda. Stephen Graham, Vertical adlı eserinde bazı İskandinav belediyelerinin “kullanılmayan, işlevini yitirmiş ya da unutulmuş ‘uykuda’ altyapıların içinde yer alan değerli metallerin çıkarılmasına olanak sağlayacak kazı teknikleri üzerinde”  çalıştıklarından bahseder. Bu metaller, “günümüz ekonomik kalkınmasını sürdürmek” amacıyla bir kaynak olarak görülmektedir ve bu da “spekülasyonun ve yaratıcı yıkımın çılgın döngülerini” yeniden üretir. Geçmişi toprağın altından kazıp çıkarmak hassas ve tehlikelidir ama geleceğin şekillenmesine katkı sağlar.

1960'larda Berlin'in yıkılmış binalarının kalıntıları üzerinde dolaşırken görünen gezginler, – bugün halen toprakta çıkıntı yapan tuğla ve molozlar görülebilmektedir.

Yeraltı kısmen karanlık gizemleri, kavranamaz boyutları, hiçbir zaman tamamlanamayan görüntüsü nedeniyle büyüler. Üst üste binmiş yüzeylerin soyulması kolektif tarihleri açığa çıkarır ve bize anlam yaratma olanağı sunar.

Yıkım alanlarında bulunan küçük New York kireçtaşı parçalarıyla ya da Seravezza yakınlarındaki ocaklardan toplanmış daha büyük mermer bloklarla çalışan Uruguaylı heykeltıraş Gonzalo Fonseca, dikey bir hiyerarşi olmayan  kurgusal kompozisyonlar üretmiştir. Mimari, manzara ve altyapı arasında sınırları bulanıklaştıran bu yapıtlar, eski uygarlıklardan kalma arkeolojik izler, yapım aşamasında şehirler ya da tamamlanmamış öneriler gibi görünebilir. Birkaç yıl önce Noguchi Müzesi’ndeki retrospektif üzerine yazdığı incelemede Will Heinrich, Fonseca’nın işleri hakkında şöyle demiştir: “Bu bir nesneden çok bir psikoloji.”

Günümüz kentlerinde, kamusal bir mekâna inmek hâlâ görece nadir bir deneyimdir. Mimar Georges-Henri Pingusson’un 1962’de açılışı yapılan ve “kutsal adadan oyulmuş bir yeraltı mezarı” olarak tanımlanan Mémorial des Martyrs de la Déportation (Sürgün Şehitleri Anıtı) ile Centre Pompidou önündeki eğimli meydan, bugün Paris’teki en etkileyici mekânlardandır; çünkü her ikisi de sokaklara ve nehre dair algımızı ve mekânsal ilişkilerimizi dönüştürür. 

Zürih’ten Seul’e kadar birçok kentte üzeri kapatılmış derelerin yeniden gün yüzüne çıkarılması ve onarılması, geçmişin üzerine sürekli olarak bir şeyler ekleyip inşa etmeye devam etmek zorunda olmadığımızı, bunun yerine tersine evrim süreçlerini de düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.  Nehirlerin tekrar görünür kılınması şehirlerin yüzeyinin altında yatan kentsel anlatıları açığa çıkarmakla kalmaz, zeminin  kuru kalmasına ve kentin nefes almasına da yardımcı olur. Zemin ne durağandır ne de geçirimsiz; ayağımızın altında yatan her şey er ya da geç yüzeye çıkacaktır.

1970 2016: Mevcut Delta Kanalı, 2017: Kazılmış Delta Kanalı, 2018: Deltawerk 1:1 Hollanda Waterloopbos’taki Deltawerk 1:1 yapısı RAAAF tarafından 2018’de tasarlandı.

1951 yılında inşa edilen Waterloopbos, Hollanda’nın şimdiye kadarki en iddialı mühendislik projelerinden biri olan “Deltawerk’i başlattığı dönemde, testler ve deneyler gerçekleştirmek amacıyla tasarlanmış açık hava hidro-dinamik laboratuvarıydı. Bu proje, ülkeyi sel baskınlarından korumak için inşa edilen bir dizi baraj, savak ve setten oluşuyordu. Waterloopbos’taki en etkileyici test modeli olan Delta Kanalı, zemine gömülmüş yapay bir kanal olup, bir dalga üreteci ile donatılmıştır.

Yapının mimarisi, çevresini saran toprağın kaldırılmasıyla ortaya çıkarılmıştır: 60.000 metreküplük kumun kazılmasıyla, 7 metre yüksekliğinde ve 250 metre uzunluğunda bir yapı görünür hâle gelir. Ardından, bu yapının çevresine ve içine su eklenir; böylece su seviyesi, test modelinin oluşturulmasından önceki orijinal zemin kotuna kadar yükseltilir.

Referans düzleminin yeniden kurulması kanalın mekânsal özgürlüğünü sağlarken aynı zamanda onu çevresiyle bütünleştirir. 800 mm kalınlığındaki beton duvarların bazı bölümleri kesilerek, kanalın eksenine dik olacak şekilde 90 derece döndürülür; böylece bir boşluk oluşturulur. Daha sonra bu duvar elemanları hafif bir açıyla yeniden yerleştirilir. Sabit duvarlara yaslanan bu yeni yerleştirmeler içe açılan bir ‘mekân’ yaratır. Kısmen sanat eseri, kısmen  endüstriyel bir harabe niteliği taşıyan bu beton yüzeyler daha sonra  kum püskürtme yöntemiyle işlenir; böylece önümüzdeki on yıllar içinde yosun ve likenlerin yüzeyde tutunması ve büyümesi teşvik edilir.

Waterloopbos, 2018 yılının Eylül ayında yeni bir kamusal deneyime açılarak yeniden hizmete girmiştir. Bu yeniden açılış kapsamında, geçmişte bu açık hava laboratuvarında görev yapmış bazı mühendisler, şimdi alanda ziyaretçilere rehberlik etmektedir.

RAAAF tarafından Hollanda'nın Groningen kentinde tasarlanan yeraltı kamusal alanı, devam etmekte olan çalışma.
20 Mayıs 2011 günü saat 12:01’de, Groningen’deki Suiker Unie şeker rafinerisi kontrollü bir şekilde yıkıldı. Kamuya kapalı bu yıkım gösterisi, geride ıssız bir beton platform bıraktı. Bu durum RAAAF kolektifinin ilgisini çekti. İlk projeleri olan Bunker 599’den (AR, Aralık 2013) bu yana — ki bu proje aynı zamanda pratiklerinin bir tür manifestosu niteliğindedir — tarihi 'koruma'nın mutlaka muhafaza etme ilkesine dayanması gerekmediğini savundular; aksine, koruma kavramının beklenmedik biçimlerde maddileşebileceğini ve geçmişten ziyade geleceğe yönelen bir yaklaşımla ele alınabileceğini öne sürdüler.

Groningen’de, RAAAF’ın “After Image” adlı projesi, eski fabrikalardan birine ait silolardan birinin altındaki toprağı kazarak, yerin 12 metre altında yer alan bir ‘beton katedrali’ gün yüzüne çıkarır. Bu yapı, sıkışık şekilde dizilmiş 515 ağır beton sütundan oluşur. 14 hektara yayılan eski fabrika sahasında, zeminin altında yer alan sütun ormanını ortaya çıkarmak ve belgelemek amacıyla yüzlerce arşiv çizimi bir araya getirilmiştir. Hollanda’daki çoğu şehir, milyonlarca benzer sütun temelin üzerine inşa edilmiştir.

Ham ve süslemesiz bu yer altı mekânı, mimarlar tarafından bir kentsel sahne olarak tasavvur ediliyor. Mekânın, planlı ya da spontane gerçekleşecek çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapması öngörülüyor. Eğimli uzun piazza, rahatlıkla tribünlere dönüştürülebilecek şekilde tasarlandı; ana mekân ise sergilerin yanı sıra performanslara ve film gösterimlerine ev sahipliği yapabilecek potansiyele sahip. Tasarım süreci 2020’de tamamlandı; uygulama aşamasının birkaç yıl süreceği öngörülüyor. Bu süreçte, alanın gelecekte konut yapımına açılması planlandığından belediye geçici bir proje talebinde bulundu.

İspanya/ Menorca ’daki Ca’n Terra Ensamble Studio, 2020

Antón García-Abril ve Débora Mesa’ya göre yeraltında yaşamak ve var olmak fikri ‘özgürlük ve kurtuluş hissi’ uyandırıyor. Ensamble Studio’nun kurucuları, Menorca’ya özgü Mares taşı çıkarılan terk edilmiş bir taş ocağını edindikten sonra, bu alanı yaz aylarında kullanabilecekleri, altyapıdan bağımsız (off-grid) bir yaşam alanına dönüştürmeyi hayal etmişlerdi.  Ca’n Terra, tam anlamıyla ‘Yeryüzü Evi’ anlamına geliyor. Alanı “bir kaşif gibi” gezen ve “karanlıkta görme yetimizi genişletmek” için araçlar ve teknolojilerle ilerleyen ekip, iç mekânları taramaya başlayarak mağaranın hacmini anlamaya çalıştı. 1930’larda askeriye tarafından bir mühimmat deposu olarak kullanılmış olması nedeniyle mağarada temizlenmesi gereken çok miktarda moloz ve yıkılması gereken duvarlar vardı.

 

Hazır bir ev olarak benimsenen bu mekân, yalnızca “parlatılıp içine yerleşilmesi” gereken bir alan olarak görülmüştür. Mimari müdahale son derece minimaldir ve süreç kademeli olarak ilerlemiştir. García-Abril şöyle der: “Onu bulduğumuzda zaten mimari bir yapıydı; gizli kalmış, parlatılmamış ve ham bir mimari.” Duvarların basınçlı suyla yıkanması, Mares taşının yumuşak sıcaklığını ve binlerce kazı eyleminin bıraktığı kıvrımlı izleri gün yüzüne çıkarmıştır. Dış mekânla sınır oluşturan alanlara beton zeminler dökülmüş; açık araziler ile mağaramsı sığınaklar arasındaki eşiklere dönüşmüştür. Geniş açıklıkları kapatmak içinse metal raylara büyük plastik perdeler asılmıştır.

Ensamble Studio tarafından İspanya'nın Menorca adasında tasarlanan Ca’n Terra, 2020


Notlar

1-  Bu yazı ilk kez 6 Nisan  2021 tarihinde  Architectural Review dergisinde yayımlanmıştır. Erişim: https://www.architectural-review.com/essays/future-archaeology-excavating-concealed-histories

2- Oculus,(ç.n).  Bir kubbenin tepesinde görünen dairesel bir açıklık.