Zor Bir Mirasın Görsel Hafızası: Seva / Nesime Karateke

 

Söyleşi: Eda Gizem Uğur

 

Yönetmen Nesime Karateke ile 44. İstanbul Film Festivali 2025 programında izleyiciyle buluşan Seva belgeseli üzerine konuştuk. 6 Şubat 2023 depreminin ardından Antakya’da yaşanan yıkımı, birlikte üretmenin, dayanışmanın ve hatırlamanın yollarını arayarak anlatan Seva, müşterek bir iyileşme sürecinin parçası olarak konumlanıyor.

Karateke’nin sahadaki tanıklıkları toplarken kurduğu ilişkiler; su birikintilerine yansıyan gökyüzünden, ayakkabıcı çarşısında yankılanan sese, çocuk atölyelerinden deneysel hafıza haritalarına kadar uzanan çok katmanlı bir müşterek hafıza inşa ediyor.

Bu söyleşi, “zor miras” temasının izinde, Seva’nın Antakya’nın doğasıyla, kültürüyle ve insanıyla kurduğu bağlar üzerinden; geçmişi hatırlamanın geleceğe yönelik etik bir sorumluluk olarak nasıl yeniden üretildiğini tartışmaya açıyor.

 

Yönetmenliğini yaptığınız “Seva” belgeseli sosyal medya hesabınızda da belirttiğiniz gibi “Deprem sonrası Antakya’ya dayanışma örüntüsü etrafında bir bakış” sunuyor. “Seva”, Arapça’da birlik, beraberlik, ortaklık anlamına geliyor. Aynı zamanda Antakya’nın kültürel çoğulluğuna, dayanışma biçimlerine ve birlikte yaşama hafızasına da işaret ediyor. Bu yönüyle, ifade ettiğiniz bakışın somut bir yansıması gibi. Peki bu kelimeyle kurduğunuz bağ sizin için neyin hafızasına ya da hangi duyguya tutunmanın bir biçimi oldu?

 

Davetiniz için teşekkür ederek başlamak isterim. Filmin ismine neredeyse son aşamada karar verdim. Başlangıçta “İz” adını düşünüyordum; çünkü film benim için bir iz sürme haliyle başlamıştı. Depremden sonra Antakya’ya dönüp çekimlere başladığımda, dayanışma örüntülerinin izini sürüyor ve bu izlerin peşinden giderek şehrin hafızasına dokunmaya çalışıyordum.

 
Seva belgeseli kamera arkası görüntüsü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke

Çekimler ilerledikçe bunun yalnızca bir hafıza çalışması olmadığını fark ettim. Katıldığım etkinlikler, tanıklık ettiğim üretimler ve karşılaştığım insanlar yalnızca kente değil, bana da iyi gelmeye başlamıştı. Röportajlarda bunu daha açık hissettim. Sohbetler sırasında ne kadar ortak duygular yaşadığımızı gördük; bazen göz göze gelip sustuğumuzda bile bu ortaklık çok belirgindi. O anlarda yalnızca belgeleyen biri olmadığımı, kendi iyileşme sürecim de dahil olmak üzere bir iyileşme yolculuğuna tanıklık ettiğimi anladım.

Zamanla “birlikte acı çekmek, birlikte yas tutmak, birlikte inşa etmek ve birlikte hatırlamak” gibi deneyimlerin hepsinin bizi “birlikte iyileşme” kavramına götürdüğünü gördüm. Türkçe karşılığı olan “birlikte” yerine Antakya’da gündelik hayatta kullanılan Arapça sözcük “Seva” bana bu duyguyu daha sahici hissettirdi. Ayrıca, Antakya’nın farklı diller ve kültürlerin iç içe geçtiği yapısını da çağrıştırdığı için bu kelimenin filme doğal bir yerleşimi oldu.

Anneler dağdan eledikleri toprağı alıp ısıtıp beşiğe koyarlarmış ve çocuğu toprağın üzerine yatırırlarmış çıplak şekilde… Çocukluğumda o toprak benim tenime, kanıma işledi ve o toprak buranın toprağı…” Belgeselde geçen bu anlatı insanın toprağa bedenle bağlandığı derin bir ilişkiyi anlatıyor. Seva’nın bu anlatıyla açılması ve o yerin izinde insanının izini sürmesini, Antakya’ya dair bedensel ve duygusal bağınızın bir yansıması olarak görebilir miyiz? 

Evet, belgeselde bir iz sürüyorum ama bu iz, insanın toprakla kurduğu bedensel bağdan çok koku üzerinden şekilleniyor. Aslında belgeseli bu anlatıyla açmamın temel nedeni koku hafızası. Koku, aidiyet ve mekân hafızasını tetikleyen, uyandıran bir işlev görüyor.

 

Ali Uğur’un bebekliğinde bedenine işleyen toprağın kokusunu, deprem öncesi Antakya merkeze her gittiğinde duyumsaması, Antakya ile kurduğu aidiyet ilişkisini ortaya koyuyor. Depremden sonra ise bu kokuyu duyumsayamaması, onu şehrin yıkımı ve yok oluşuyla yüzleştiriyor.

 

Seva belgeselinden görüntü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke

Benim de deprem sonrası şehir merkezine ilk gittiğimde yüzleştiğim gerçek buydu: Çocukluğumdan beri aşina olduğum nergis, taze çekilmiş kahve, sahlep ve baharat kokularının yerini yalnızca toz kokusu almıştı. O anda Antakya’yı, yani evimizi kaybettiğimizle yüzleşmiştim.

 

Belgesel, Antakya’nın iyileşme sürecine odaklandığı için, filmi bu yüzleşmeyle, yani kaybı ve yas sürecini hissettiğimiz anla açmak istedim.

 

Bu sayının teması olan “zor miras”, kültürel, toplumsal, tarihsel ve bireysel hatırlamanın/unutmanın ve bunu eleştirel bir ilişkiyle bugüne taşımanın yollarına odaklanıyor. Seva’nın da böyle bir mirasın izini sürdüğünü; olanı kaydetmenin ötesinde artık olmayanı hatırlatan, arayan ve üzerine sorular soran bir anlatıyla kurgulandığını görüyoruz. Bu çerçevede sizin için zor miras neyi ifade ediyor?

Antakya çok katmanlı  kültürel mirasa sahip bir şehir. Yüzyıllardır bir arada yaşamın, farklı toplulukların, dillerin ve inançların izlerini taşıyor. Eski Antakya Evleri, Kurtuluş Caddesi, Saray Caddesi ve Uzun Çarşı, bu birlikteliğin en net görüldüğü yerlerdi. Depremden sonra ne yazık ki bu tarihi yapıların, kiliselerin ve camilerin çoğunu kaybettik. Bazıları restore ediliyor ama pek çoğu kurtarılabilecekken, yok edildi. Şimdi yerlerinde replikalar yükseliyor.

Uzun Çarşı buna en çarpıcı örneklerden biri. Roma döneminden izler taşıyan bu yer, depremden hemen sonra esnafın imeceyle onarıp yeniden hayata döndürmesi ile bize çok iyi gelmiş, eskiyi hatırlatan sayılı alanlardan biri olmuştu. Ama Seva’nın çekimleri sürerken orası da yıkıldı. Yerine yapılacak yeni çarşıda, Uzun Çarşı’ya dair hiçbir iz kalmayacak. Replikaların arasında dolaşırken Uzun Çarşıda yürüyor gibi hissetmeyeceğiz hiçbir zaman.  Yeni mekânlarla birlikte yeni bir kent şekillenecek. Antakya’nın ruhunu koruyabilmesi için eskiyi hatırlamak, aramak ve anlamak zorundaymışız gibi hissediyorum.

Seva belgeselinden görüntü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke

Antakya’da yaşadığımız kayıp aslında sadece binaların ya da mekânların kaybı değil; hatıraların, birlikte yaşamanın, gündelik hayatın kokusunun ve sesinin de kaybı.

Seva’yı yaparken bu his hep yanımdaydı. Bir yandan dayanışmanın iyileştirici tarafını görmek isterken, diğer yandan gözümün önünde silinen mekânların, çarşıların, evlerin, izlerin yasını tuttum. Zor miras benim için tam da bu ikili duygu: hem kaybın ağırlığını taşımak hem de o ağırlığın altında ezilmeden hatırlamanın yollarını aramak.

Seva’da, ipekçilikten çocuk atölyelerine, kent hafızası yürüyüşlerinden kent orkestrasına kadar tanıklık ettiğimiz her üretim alanını birer iyileşme ve hatırlama alanı olarak da izliyoruz.  Belgeselin kendisi bir karşılaşma zemini olduysa bu zeminde sizin için nasıl karşılıklı üretimler ve dönüşümler yaşandı? Nihayetinde sahadaki tanıklık nasıl bir belgeye dönüştü?

 

Ben Seva’nın hazırlık sürecindeyken, depremin birinci yıl dönümünde Antakya’ya geri dönmeye karar verdim. İstanbul’da yaşıyordum. Çekimlere başlamadan çok kısa bir süre önce Antakya’ya taşınmış oldum. Çok kısa bir süre sonra kayıp duygusunun verdiği ağırlığın yanında, buradaki gündelik yaşam problemleri de artık benim problemlerim olmaya başladı. Ulaşım, barınma, şehrin her yerinin inşaat alanı olmasından ötürü oluşan toz, çamur gibi fiziki zorluklar benim de temel problemlerim oldu. Antakyalıların tabiri ile ben de “depremzade“ olmuştum.

 
Seva belgeselinden görüntü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke
Seva belgeselinden görüntü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke

Bu fiziksel ve psikolojik zorlukları yaşarken Seva için yapılan etkinlikleri çekmeye başladım. İlk katıldığım etkinlik Hatay Senfoni Orkestrası’nın Postane ve Allianz Vakfı desteği ile gerçekleştirdiği 1 Haziran konseriydi. Öyle iyi gelmişti ki bana, nasıl tarif edebileceğimi bilmiyorum. Sonra Gümüşgöze Çocuk Evinde “Az az her şey de oynayalım, yorulmayalım. Yorulsak da her şeyi oynayıp yorulalım” diyerek bana hayat dersi veren 6 yaşındaki Kerem’le tanıştım. Her şeyi aynı anda yapmaya çalışırken ve birden bire çözülmesini beklerken Kerem bana akışa bırakmam gerektiğine dair önemli bir ders verdi. Ve bu hayat dersine hepimizin ihtiyaç duyduğunu düşündüğüm için filmin finalinde yer aldı.

Seva belgeselinden görüntü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke

Tıpkı benim gibi depremden sonra Antakya’ya taşınan Cansel ve Gizem’le tanışmak, Emel abladan güç almak, Evlin’le röportaj sırasında anma gününde aynı mekânda yalnızca farklı saatlerde ortak duyguları yaşadığımızı fark etmek, Antakyalı olmayan Ayşegül’ün aidiyet duygusunu benim gibi anlamlandırmaya çalışıyor olması… Tüm bunlar bana yalnız olmadığımı, aynı duyguları paylaşabildiğim bir sürü insan olduğunu ve bir araya gelmenin iyileştirici olduğunu gösterdi. Filmi izledikten sonra onlardan gelen yorumlardan onların da benzer şeyler hissettiklerini gördüm. 

Tanıklık ettiğim ve kendim de yaşadığım duyguları bir araya getirmeye çalıştım.

“Aaa bak dağlarda bulut…” diyen bir çocuğun sözünü, “Bulut değil canım, dinamitle patlatıyorlar…”  diyerek tamamlayan yetişkinin sesi, tüm kent hafızasına çöreklenen o yıkıcı yapılanmayı ifşa eden bir diyalog gibi.  Bu diyalog ve çocuk atölyelerindeki deneyimler üzerinden çocukluk hafızasının bugünün zor şartları içinde biçimlenişi üzerine neler düşünüyorsunuz? 

Bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim, çünkü filmin bu bölümü benim için hem kişisel hem de yapısal olarak en önemli yerlerden biri. Yapısal olandan başlamak isterim. Daha önce de dediğim gibi filmi çekerken ve kurgularken şehirde o kadar çok yıkıcı müdahalelere tanıklık ettim ki. Bunca yıkıma tanıklık ederken, umutlu bir hikâyeyi sürdürmek hiç kolay değildi. Bir yandan iyileşme sürecini kaydederken bu sürece böylesine güçlü ket vuran müdahaleleri görmezden gelerek filmin anlatısını kuramazdım. Yaşananlar o kadar fazlaydı ki, hangisini nasıl anlatacağımı bilemez haldeydim. Filmdeki bu diyalog, bahsettiğim tüm müdahalelerin ne kadar yıkıcı bir etki yarattığını anlatacak güçteydi. İçinde bulunduğumuz bugüne önemli bir belge tutarken yarına dair de çok şey söylüyor.

Kişisel yerden önemli olmasının sebebi ise bu cümleyi kuran kişinin benim yeğenim, duyduğumuz yetişkinin de ben olmam. Arabada giderken dinamit sesini duyup kamerayı açmıştım. Patlatılan dağı çekmeye çalışırken yeğenim olanca saflığıyla dağlara bulut inmiş diye sevinçle bağırdı arkamdan. Öfkemi gizleyemeden onun hayalini gerçeklikle yıktım ve uzun süre bunu yaptığım için kendimi affedemedim. Onun neşesine katılsaydım, dağlara inen bulutları izleseydim ne olurdu? Benim onun dünyasını yıkmaya ne hakkım vardı? Ancak aslında onun dünyasını yıkan ben değil, o taş ocaklarını kuranlardı. Pedagojik olarak doğru bir yaklaşım değildi, halen de doğru bulmuyorum. Ama üzülerek şunu da kabul ediyorum: Ben dağlarla çevrili çok güzel bir şehirde büyüdüm. Antakya’da yönünüzü nereye çevirseniz bir dağla karşılaşırsınız ve bu karşılaşma çok kıymetlidir. Büyük şehirlerde yaşadığımda bunun değerini daha çok anladım. Yeğenim büyüdüğünde bu dağların çoğu yok edilmiş olacak, belki de hiç hatırlayamayacak. Bu korkunç gerçeğin öfkesiyle darbeyi vuran yetişkin ben oldum ne yazık ki.

Çocukluk hafızasının bugünün zor şartları içinde biçimlenişine dair umutlu olmakta zorlanıyorum. Yetişkinlerin dahi üstesinden gelmekte zorlandığı çok büyük bir travma yaşadılar. Bu yaşlardaki çocukları ölümle tanıştırmak hep zordur. Genelde başka cümleler kullanılır, “çok uzaklara gitti” gibi. Ama onlar olabilecek en sert haliyle bu kavramla tanıştılar. Yakınlarını kaybettiler, evlerini kaybettiler, sürekli yer değiştirmek zorunda kaldılar. Yetişkinlerin baş etmesi gereken o kadar çok problem vardı ki, çoğu kez çocukların yaşadığı travma gözden kaçtı. Bir yandan her yer inşaat alanı, sürekli bir şeyler yıkılıyor ve yerine yenisi şekilleniyor. Bu kadar değişken bir ortamda çocukların hafızasında ne yazık ki derin yara izleri kalacak. Ama bu atölyeler iyi ki var. Böyle bir ortamda çocukların kendi dünyalarına, üstelik uzmanların eşliğinde dönebilmesi her şeye rağmen umut verici.

Deprem sonrası Antakya’da kentsel hafızayı taşıyan neredeyse tüm dokular yok oldu; şehrin belleğini oluşturan pek çok katman fiziksel olarak silindi. Zaten tartışmalı olan resmi haritalar ise artık yerin izini gösteremez hale geldi. Buna karşılık Seva’da yer verdiğiniz hafizaharitasi.com projesi, katılımcıların tanıklıklarıyla direnen kent belleğini kayıt altına alıyor. Balkon manzaraları, iç mekân fragmanları, gündelik hayattan görüntülerle kurulan bu deneysel haritalama, resmi anlatıların dışında nasıl bir karşı-hatırlama öneriyor?

Deprem sonrasında Antakya’da çok değerli hafıza çalışmaları yürütülüyor. Nehna’nın yürütücülüğünü üstlendiği hafizaharitasi.com da bu çalışmaların en önemlilerinden biri. İnsanlar yalnızca yakınlarını ve evlerini kaybetmediler; karşılaşma mekânlarını, mahallelerini, yürüdükleri sokakları da kaybettiler. Bu nedenle gündelik hayattan fotoğrafların ve hikâyelerin bir araya getirilmesini çok kıymetli buluyorum. Yok edilene karşı yeni bir karşılaşma alanı sunuyor. Başkasının anısını okurken, aynı sokakta kendi yaşadığı anı canlanabiliyor.

 
Seva belgeseli kamera arkası görüntüsü, 2025. Fotoğraf: Nesime Karateke

Resmi haritalar artık yön gösteremezken, bu deneysel haritalama kaybolmuş olanı görünür kılıyor. Sokak köşeleri, balkon manzaraları, iç mekân fragmanları… Bunların arasında ALİKEV’den paylaşılan ve filmde de yer verdiğim Ali İsmail’in fotoğrafı da var. Onun birkaç saniyeliğine görünmesi bile çok kıymetliydi; çünkü bu fotoğraf yalnızca kişisel bir hatıra değil, aynı zamanda dayanışma ve umudun da sembolü.

Tüm bu parçalar bir araya gelerek bireysel belleği kolektif bir şehre dönüştürüyor. Bu yalnızca bugünün kaydını tutmuyor, aynı zamanda gelecekte Antakya ile bağ kuracak kuşaklara da bir miras bırakıyor. Bence en güçlü yanı da bu: hatırlamayı birlikte mümkün kılması.