Kentin Sahasından Sanatçıların Sahasına: Tokatlıyan Han

Eda Yiğit

Saha, mekânsal ve zihinsel anlamda ilk yuvalanma alanı, karşılaşmaların yaşandığı o yer. Çocukluk bahçesi, yaşamın sonuna kadar devinecek olan benliğin sahası. Benliği keşfetmek ve biçimlendirmek ise gençliğin vahasındaki karşılaşmalarla mümkün oluyor. Çocukluk bahçesinin çitlerini aşıp, gençlik serüveninde kendimi bulmaya yaklaştıran ilk eylem “sahaya çıkmaktı”. Bilinmeyen dünyalara, senin gibi olmayana, “ötekine” uzanan bu yolculuk, başka hayatlarda içselleştirilen değerleri kavrama çabasından başka neydi ki? Sahada olmak özünde başka kültürlere, coğrafyalara, ritimlere bağlanarak önce kendini, sonra dünyayı kavramak için iyi bir teşebbüstü. O zamanlardan bugüne sahaya dair algımın sürekli değişime uğradığını ve derinleştiğini belirtmeliyim.  

Kent planlama atölyelerinde, orta ölçekli bir Anadolu kentini tanımak ve araştırmak için sahaya çıkılırdı. Üniversite sıralarını paylaştığım bir otobüs dolusu insanla, hocaların çalışmak üzere seçtiği bir kenti kavramak için araştırma yetisinde mahirleşme hevesiyle çalışırdık. Bir aylık süre zarfında yaşadığımız o kentlerde tanımadığımız dünyalarla karşılaşmanın tadını keşfetmiştik. Kulak kesildiğimiz onca hikâye ve türlü anlatı o kenti zihnimizde inşa edebilmenin basamaklarıydı. Saha yolculuklarına gidiş “ev olmayana” doğruydu. Saha, arkada bırakılan deneyimin hatırasıyla dolup taşan “bir geçici ev” olarak görünürdü. Dönüş yolu sonrasında ise saha “zihinde yaşayan bir eve” dönüşürdü. 

Kentlerdeki yaşamın bilgisi, aradan yıllar geçse de bir yere kaybolmaz. Hafızanın doğası gereği bazen aşınır, bazı kayıtlar diğerleri arasından sıyrılır, sivrilir ve olduğu yerde durmaya devam eder. O kentin kıyısından geçerken ya da orada doğmuş birine rastladığınızda hatırlamanın rüzgarıyla fırıldak yeniden dönmeye başlar. Bir kentin içine böylesine düş(ürül)me, o kentin rüyalarını ve karabasanlarını artık daha iyi tanımak anlamına gelir. 

Atölye zamanları, o kentleri bir süreliğine eve dönüştürürdü, gerçek hayat içinde zaman ve mekân algımızda kısa devre yaratırdı. Toplumsal dinamiklerini merakla incelemek, gündelik yaşam pratikleri, ritüelleri ve toplumsal gerilimleri anlamak, o yere özgü olanı keşfetmek için zihnimiz hazırdaydı. Saha serüvenleri üniversite hayatının en unutulmaz anlarını birleştirmişti. Üniversite hayatından çalışma hayatına geçişte ise disiplinler arası rotalar çizdikçe düşünsel girdiler çoğaldı. 

Sonuç olarak kent planlama, sosyal bilimler ve güncel sanatı birbirine bağlayan halatlardan biri sahaydı. Güncel sanatın sahasına düşmek çalışarak, üreterek ve ilişkilenerek gerçekleşti. Bir kent komünitesini çalışmaya benzer bir şekilde sanatçı topluluklarıyla çalışmaya başladım. Bazen atölyelerin toplandığı mekânsal bir çatı altında buluşan bazen de sergiler aracılığıyla hayali bir çatı kuran sanatçıları içine alan bir etkileşim oluştu. “Sanatın sahasının, evrensel dilin ya da anadilin dışında kendince ve tavizsizce anlam üreten aksanları, ağızları ve dil-olmayan sesleri de içerdiğini”  gözeterek sanatçılara yöneldim. Sanatın sahasını güçsüz, görünmez olandan ve saklı tutulandan yana biçimlendiren sanatçıların dünyasına… 

Toplumsal ve kültürel birikimin, ekolojik ve ekonomi-politik bir kavrayışın zemini olan kentsel sahaya, sanatçıların gündelik hayat pratikleriyle ördükleri dünyayı yerleştirerek düşünmek ilgimi çekiyor. Bu ilgi, sosyolojik bir sahadan, özneleri içeren ve araştırmacının deneyim anlatısını içine alan antropolojik bir sahaya geçiş yapmamı kolaylaştırdı. Sosyoloji alanında tamamladığım doktora çalışmamda etnografi gibi antropolojiye özgü yöntemleri kullanmak ve yönteme olan yatkınlığım belirleyiciydi. 

Geçmişten farklı olarak, artık antropologların sahaları egzotik ve uzakta olana ya da farklı ve yabancı olana doğru gerçekleşmiyor. “Eve” yakın olan kültürel ortamlarda, kültürel ve sosyal farklılıkları arayarak alan çalışması yapıyorlar2. Artık içinde yaşadığımız ve hem öznesi olduğumuz hem de özneleriyle etkileşim içinde bulunduğumuz ekosistemler kıymetli birer araştırma alanı. Akademik ve kurumsal ilişkiler geliştirmeden de incelenebilecek kaynaklar. Akademik ilişki kurmanın risklerini bertaraf etmek bence bu sayede mümkün. 

Örneğin bir etnografın araştırma ortamındaki öznel bilgiyi taklit etmesi ve “içeriden olamayışı” bu risklerden biridir. Böylesine bir yabancılaşmayı hissetmeden tamamen “yerlileşmek” ve akademik düşünceden bütünüyle kopmadan hareket etmek3 gibi soruların cevaplarını aramak değerli. Bu minvalde özellikle son iki yıldır sanatçıların sahasına dönüşen Tokatlıyan Han’ın içinde bir yazıhanede çalışan, gündelik hayatın ritmine eşlik ederek dolayısıyla içeriden gözlemleyen biri olarak anlatacağım. “Araştırma sahasında” yaşayarak var olduğum sahanın anlatıcısı ve deneyimin öznesi olarak “kendimi içinde bulduğum bilinçle kurgulanmış, bir saha olmayan sahayı” tarifleyeceğim. 

Öncelikle Tokatlıyan Han’ın tarihini bilmeyenler için özetlemek gerekirse; Tokatlıyan, sekiz yıllık ömrü yangınla noktalanan bir tiyatro binasının yerine Mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen ve 1897 yılında hizmete giren bir oteldir. Oteli’nin sahibi Mıgırdiç Tokatlıyan’dır. 4 Burası modern otelciliğin sembolü olan mekânlardan birine dönüşür. 5  Tokatlıyan Oteli’nin ana bölümünde salon, balo, kokteyl, nişan ve ziyafet gibi toplantıların yapıldığı alan, caddeye bakan bölümde ise yemek ve kahve salonları ile lobi bulunur.6  İstanbul hayatında seçkin bir yeri olan Tokatlıyan özellikle sanat, edebiyat ve siyaset dünyasının kullanmayı seçtiği bir mekândır.7 1919’da Mıgırdiç Tokatlıyan’ın otelini Sırp damadı Nikola Medovitch devralır. Bir Tokatlıyan şubesini de Tarabya’ya açar. 8 Varlık vergisinden kaynaklı ekonomik sıkıntılar nedeniyle 1944 yılında otel İbrahim Gültan’a devredilir ve Konak adını alır.9 1958 yılında Üç Horan Kilisesi Vakfı Beyoğlu’ndaki oteli bir iş hanına çevirir.10  Tokatlıyan bugün hala bir iş hanı olarak varlığını koruyor.   

İstiklal Caddesi, Tokatlıyan Han ana giriş, Şubat 2021, Fotoğraf: Orhan Cem Çetin

Eski zamanlardan bu yana handa sanatçılar olmakla birlikte, özellikle son iki yıldır sanatçıların hanın ikinci katına yoğun yerleşimiyle Tokatlıyan sanatçı sakinleriyle görünür olmaya ve anılmaya başlayan sıcak bir noktaya dönüştü. 

Sanatçılar bir mekânın çatısı altında heterojenlik taşıyan bir topluluk olmakla birlikte farklı kimlik, kültürel ve sınıfsal konumlarından dolayı kolektif üretime teşvik açısından potansiyeller açığa çıkarabilirler. Bugün hana yerleşen ve üretim yapan sanatçılar, geçmiş zamana merak duyuyor ve onunla bağlar kuruyor. Bugün sanatçılarla beraber parçası olduğumuz han serüveninin “alternatif” bir tarih yazımı konusu olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden gündelik hayat bilgisinin bir etnograf tavrıyla üretilmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Handa yaşam, yerleşik hissederek üretmek anlamına gelir. Her ay kirasını ödediğin bir mülkün duygusal olarak sahibi hissetmek ve o yeri evin gibi görmektir. Bachelard’ın sözleri, sanatçıların mekânla ilişkilenen varlığını anlamaya bizi yakınlaştıracaktır. “Bir yerde yaşamak, ikamet etmekten, okumaktan, çalışmaktan, hatta düşünmekten farklıdır; öğrendiklerini zaman içerisinde yavaş yavaş gösteren bir bedenin yerin içine çekildiği bir süreçtir. Şiddetli bir yağmurdan ziyade eriyen karın ağır ağır toprak zeminin derinlerine sızması gibi.”1 Sanatçıların yurdu olarak biçimlenen handa yaşam, köhnemiş ve eski bir zamana yuva yapmıştır. Buraya yerleşenler aynı mahallenin komşularıdır.  Mahallenin dayanışma ya da imece gibi olumlu anlamlarının yanında topluluk dinamikleri açısından dedikodu ve küslük gibi huzursuz ve baskı yaratan durumların da varlığını göz ardı etmemek gerekir. Bir etnograf gözüyle handa geçirdiğim ilk zamanlardan bir not:  

Gecesi olmayan, bir gündüz düşü. Uykunun ve üretmenin, hareketin ve hararetin mekânı. Sessizlik ve gürültü aynı anın içinde. Çınlayan kulaklar, karşılaşan bakışlar, dokuyan ve dokunan eller, düşüncelere dalan zihinler, tuvalde kayan füzenler bir çatının altında. İçe kapanan; odalara bölünmüş dünyalarına varmak için aynı koridorlardan geçen bedenler… ve dışa saçılan; odalardan Beyoğlu’nun kaldırımlarına doğru genişleyen bir mahalle burası. (Şubat 2023)

Sanatçıların yoğunluklu olarak yerleştiği ikinci kat ile manzara ve nefes alma noktamız olan teras kat arasında sizi bir gezintiye çıkarayım. 

İkinci kat

Sanatçılar katı. Sıra sıra gri odalar. İki yıla yayılan zaman içinde çoğunlukla sanatçıların yaşadığı gözlere dönüşen hanın hayat2 odaları. Odalardan koridora açılan ve diğer katlara yayılan, handan hayata, Beyoğlu’nun iç dünyasına doğru çift yönlü akışkan bir zaman sızıntısı.  

Beyoğlu sokaklarından geçerek hana varmak ve kata çıkmak. Yakıcı güneş nemini yüklenmiş tene bastırıyor. İstiklal öğle vakti ortadan ikiye bölünüyor. Aydınlık taraftan yürüyenler güneşte kavrulmayı göze alanlar ve diğer tarafta ise gölgeden yürüyenler. Kalabalık nehrinde kalabalığın ritmine kapılanlar gölgeyi seçenler. Cadde böylelikle ortadan bölünüyor. Hanın ana kapısından giriyorum. Lavanta nakaratını yüzbinlerce kez tekrar etmiş gülümseyen ve tanıdık yüzün sahibi, lavanta keseleri gibi mor giyinmeyi çok seviyor. Kumaşlara sarınmış ayakta mankenler arasından asansör kapısına uzanan adımlarım giderek sıklaşıyor. Bu mankenlerin hanın imajını zedelediği fikri arada sırada dile getiriliyor. Günün haberleri üzerine üç beş cümle edilen ve selamlaşılan çehreler, handaki zamanı başlatan işaret fişeği, kata varınca demir elektrik panosunun içindeki avuç içi kadar, siyah, sola kıvrılan kolun sesi oluyor. Giderek daha güçlü bir şekilde koridora ışık yayılıyor. Kolu ilk çeviren olmak hana sabah ilk gelenin sen olduğunu söylüyor. 

İkinci katta karşı sırada, çapraz komşu Songül Canerik, ressam ve aynı zamanda bir lisede resim öğretmenliği yapıyor. Derslerden arta kalan zamanının tümünü atölyesinde çalışarak geçiriyor. Enfes çay demliyor. Eğer resimlerindeki ağaçlara dikkatlice bakarsanız o ağaçların ardıç olduğunu ve Dersim’le kurduğu bağın inceliklerini anlarsınız. Türlü halleriyle resmettiği ardıçlar, tarihin acılarını gövdesinde gezdiren ağaçlardır. Yakın zamanda kaybıyla sarsıldığı Mario Levi’nin İstanbul Bir Masaldı romanındaki karakterlerini resimlerinde kurguladı ve onlar için sahneler yarattı. Kapısında turuncunun en sevdiği tonunu kullandığı portresi duruyor.  Asansör çıkışı sağdaki odalardan Resul Aytemur’un, pitoresk bir tarzda resmettiği kalabalıklar, odasının kapısında boy gösterir. Beyoğlu’na ait çektiği onlarca fotoğrafların çıktıları masasının üzerine her daim yayılmış haldedir. Boya tüpleri tükendikçe odasının zemini görünmez hale gelir. Beyoğlu’nun tanıdık ve tanımadık onlarca figür duvarlarındaki resimlerde yaşıyor. Atölyesinden, kıyafetinizi boya bulaştırmadan çıkmanız imkansızdır. Yaz vakitleri en güzel ve en lezzetli karpuzlar bu odada kesilir.

İkinci katın aynı sırasında Orçun Beslen, odasının kapısında Beyoğlu sokaklarında yazılamasını yaptığı bize hırlayan o üç harf kazılı: HRR… Orçun’un genellikle kafasının içinde onlarca düşünce aynı anda uçuşur haldedir. Anne ve babasının Beyoğlu’nda esnaf olması nedeniyle çocukluğu Beyoğlu’nda geçer. Dikiş diker, resim yapar, kolaj üretir, dövme yapar, video kurgular, enstalasyon kurar, çerçeve büker, kumaş keser, atık malzemeleri baştan yaratır.

İkinci katta aynı koridorun en yakın köşesinde Özge Akdeniz var. İmgelerle kurduğu kavramsal diyalog anlam, algı ve ilişkisel evrenlerde gezinir. Üretirken malzemeyle ve nesnelerle kurduğu ilişkiye tanıklık etmek keyif verir. Sosyolojiden edebiyata, edebiyattan sinemaya açılan yollara girerken toplumsal cinsiyetle yatayda kesiştiğimiz ve türlü sohbetlere dalabildiğimiz için şanslıyım. Özge, hanın botanik bahçesinin süreğen emekçisidir. Bitkilerin yapraklarını elleriyle birer birer temizler. Sarmaşıkların tırmanacağı yolları çizer. Onları çoğaltmanın ve mutlu etmenin yöntemlerini öğrenir, keşiflerini keyifle anlatır. Karşı sıradaki en yakın komşum ise Semra Çelik. Onun bilgelikle hayatı nasıl göğüslediğini izlemek dışında onu tarif etmem zor ve her birini detaylı anlatamayacağım sayıda sanatçı var3

Gün ilerledikçe açık bırakılan kapıların sayısı artacak, konuşmalar sıklaşacak ve hareket eden bedenler hanın ıssızlığını perdeleyecek. Keyif kahveleri içilecek. Bazen can sıkıcı tartışmalar bazen de kötü haberler gelecek. İçine kapanan ya da kendine açılan odalarda tiner kokuları etrafa süzülmeye devam edecek.  

Mekân nabzı atan, arıza yapan ve suyu akandır. Tadilatla yuvasından olan canlının mezarlığıdır. Pazar tatilidir. Kalabalık uğultudur. Gündüz düşü ve gece vardiyasıdır. Çay ve demleme kahvedir. Tırmandıran ve tutundurandır. Boş zamanın salıncağı ve saatlerde sıkıştırandır. Öğle şekerlemesi esnasında çalan kapıdır. Hazların rutini ve bulaşık yıkanan kutulardır. Bedenlerin yokluğunda güneş ışığında zifiri karanlıktır. Çekiç, zımpara makinesi ve su deposunun vızıldayan sesleridir. Boş odaları hülyalarıyla kuşatan yeni kiracılardır. Çay ocağının yeşil puludur. Zamana kanca, eskiye gönderişlerdir. İç dünyası dışına yansıyan esnaftır. Susuz kalmış saksı çiçeğidir. Yaz günleri cereyandır.

Mekân tekrarların içindeki farklardır. Kurucu, ezici ve kıvrak zekalıdır. Kıvrımlarında değişen seyyar olan ve aynı zamanda anıtlaşabilendir. Her kimsenin, mülk edinmiş kimsenin ve hiç kimsenindir. Tefe tüfedir. Ebedi kiracılıktır. Sosyal sığınaktır. 

Mekân yuvarlanan ve bellekte yer değiştirendir. Han tüm içinden geçmişlerin ve bugün içinden geçenlerin ve geçeceklerin meskenidir. Bedenin kaidesi, öznenin yurdudur, kimliğin yerleşkesidir. Yolcusu çoğul, belleği kalabalıktır. 

Beşinci kat

Teras katı. Teras katına ilk çıktığımda, devasa bir hayal kucağıma düştü. Terasa pencereleriyle açılan alçak tavanlı mini odacıklar, depoya ihtiyaç duymayan üretim yolculuğunun başında sanatçılar için nasıl da muhteşem yuvalar olurdu ve bu atmosferin içinde geçmişin izleri düşünsel dünyalarını nasıl zenginleştirirdi? Opera binası gördükten sonra “of buradan ne güzel ağıl olur” diyen çobanın koyunlarını düşünmesi gibi ben de gördüğüm her etkileyici mekânı sanatçıların nasıl kullanabileceklerini hayal ediyorum, elimde değil. 

 

Tokatlıyan teras katı, Şubat 2021, Fotoğraf: Orhan Cem Çetin

Terasın rüzgarını arkama alıp trabzanlara yaklaşıyorum. Kafamı aşağı eğdiğimde ilk gördüğüm şey kiliseye açılan minik, bakımlı bir bahçe. Mesafeye rağmen iç serinleten ve gözlerimi dalgınlığa sürükleyen saksıyla sınırlanmasına rağmen koyu ve derin bir yeşillik… Bu bitkilere açılan giriş kapısının ardında Marmara Gazetesi’nin ofisi var. Beyoğlu’nun arka sokaklarına bakan cephedeki manzara ise Beyoğlu’nun bir başka türlü görünüşü. Beyoğlu Üç Horan Kilisesi’ni çevreleyen sokaklardan bakıldığında kadraja girmeyen kilisenin çatısındaki görkemli çanın çınlayan sesiyle manzara titreşiyor. Açıkta bırakılan klima dolapları, su boruları ve tadilat atıkları göze batıyor.  Bütün çirkinlikler görünür oluveriyor. İstanbul şantiyesi bitmeyen bir şehir. Sürekli inşaat halindeki alanlardaki konteynır kentlerde işçiler geçici yaşamlar sürüyor.  Hanın teras katından ise her şey kuşbakışı görünüyor. İstiklal Caddesi’nden görünmeyen bir Beyoğlu. 

Tokatlıyan teras katı, Şubat 2021, Fotoğraf: Orhan Cem Çetin

 

İçerisi de dışarısı gibi aslında. Dışarıdaki manzaranın düşündürdüklerinden sonra beşinci katın koridorlarında gezinmeye başlayınca içerideki şantiye sadece zamanın donduğu bir yer olarak daha makul görünüveriyor. Acıklı gözüken fakat yaşam olasılıklarını sarmalayabilecek olanların ışıltı katabileceği bir harabe. Bu ışıltılı harabede, terasa açılan katta yıllardır biriken tortuları konu alan yakında açılacak sergimize hazırlanıyoruz…

Mekân açılan ve içine kapanandır. Mekân zamana göre biçim alandır. Çiğneyen, yutan, soluk alıp verendir. Misafirperverken yalnızlığı yüceltendir. Kucak açan ve aniden vedalaşabilendir. Mekân saran, sarkan ve sınır çekendir. Mekân sadece sürüleni değil sürgün edeni de imler. 

Mekân melezdir. Zamanın yükünü taşıyanı hatırlattığı gibi unutturandır. Yoklaşmış yerin çerçeve ve var olmayı sürdüren yuvadır. Varoluşları yokluk içinde yaşatan kabuktur. Kabuğun içindeki doluluk ve dışındaki boşluktur. 

Mekân muallaktır, geçiciliğin kalesi, müphemin diyarıdır. Havada asılı duran ve atmosferde dağılandır. Başka mekanlarda diasporalaşabilendir. Tanıktır ve onu tanıyanındır.  Başkalarından kaçmak için kalkan, ötekiyle buluşmak için yelkendir. Yeraltında bir mağara, su üstünde sivrilen bir adadır. 

 

 

Notlar

1 Saybaşılı, N. (2017). Sanat sahada: görsel kültür çalışmalarında etnografik bilgi. Metis Yayıncılık. s.14

2 Amit, V (ed.) (2000) Constructing the Field. London: Routledge. 

3 Rock, P. (2021). “Sembolik etkileşimcilik ve etnografi ed. P. Atkinson vd. Etnografi El Kitabı. çev. ed. G. Kaçar-Tunç-F. Güllüpınar. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, s.32. 

4 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (1993). Tarih Vakfı Yayınları. C, 7, s. 272

5 Turan, Ç., Özdemir Güzel, S., & Baş, M. (2016). Beyoğlu’nun Yitirilen Değeri Üzerine Kurum Tarihi Çalışması: Tokatlıyan Oteli. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 4(34), 400-418.

6 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (1993). Tarih Vakfı Yayınları. C, 7, s. 272

7 Pelvanoğlu, B. (2022). Bir Üretim Mekânı Olarak: Beyoğlu Düşerse. Sel Yayıncılık, İstanbul. s.78

8 Freely, J., & Freely, B. (2014). Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi. Yapı Kredi Yayınları. s.218

9 https://vahahubs.org/library/perapedia

10 Gülersoy, Ç. (1999). Beyoğlu’nun Yitip Gitmiş 3 Oteli, Çelik Gülersoy Vakfı Yayınları, İstanbul.

11 Robinson, S. (2021) Bachelard’ın Çizgisel-Olmayan Dinamiği. Tunç, M. T., & Yıldız, S. (Der.). Mimarlar Neden Bachelard Okur? içinde (ss.157-164). İstanbul: Ketebe. 

12 Burada hayat kelimesi çift anlamlıdır. Yaşam anlamıyla hayat ve bir mimarlık terimi olarak hayat. Köy ve kasaba evlerinde üstü kapalı, önü avluya bakan, bir veya birkaç yanı açık sofa. Farklı bölgelerde farklı isimler alır. Çeşitli gereksinmeleri karşılayan ve bütün ev halkının bir araya geldiği büyük hacim anlamına da gelir. (Hasol, D. (1979). Ansiklopedik mimarlık sözlüğü (Vol. 2). Yapı-Endüstri Merkezi.

13  Tokatlıyan Han’daki sanatçıların güncel listesi şöyle: Resim alanından Ahmet Arif Merey, Alireza Mojabi, Ataman Oğuz, Başak Canher, Beyza Gökay, Demet Yalçınkaya, Eda Ağaoğlu, Joel Menemşe, Fikriye Pakkan, Hristo Özkurkudis, Merih Yıldız, Resul Aytemür, Semra Çelik, Serap İskender, Sibel Tarhan Kasapoğlu, Songül Canerik, Tolga Boztoprak, Vasıf Pehlivanoğlu, Yalçın Bulut; resimle birlikte performans, heykel, müzik gibi farklı alanlarda da üreten Gülhan, Orçun Beslen, Özge Akdeniz, Murat Melih Özen, Zeliha Demirel bulunuyor. Ali Ekber Kul (Dramaturji), Aramis Kalay (Fotoğraf), Aylin Pakova Çil (Mimar, Seramik), Eda Yiğit (Küratör ve Araştırmacı), Erin Aniker (İlüstratör), Erkan Canan (Gazetecilik), Çiğdem Şimşek (Felsefe), İlyas Ceran (Müzikoloji), Sinan Akcan (Dramaturji), Sonat Çavuşoğlu (Heykel) ve Süreyya Su (Yazar) ve Vomank müzik grubu üyeleri Ari Hergel, Lara Narin, Tayis Mutlu, Rupen Melkisetoğlu, Saro Usta hanın üyeleridir.