Yaban Şairin Manifestosu / SUSAN HAWTHORNE[1]

Çeviri: Gürçim Yılmaz

 İstanbul’da yaşıyor ve üretiyor.

 

Yaban şair tohumlar eker. Zihnin, fraktal gibi katlanmış çok boyutlu dünyanın yaratıcısıdır. Yaban şair zanaatı ciddiye alır. Yazmaya geç gelenlerdendir, yazabilmek için önce yaşaması gerekmiştir. Edinilecek deneyimler, öğrenilecek diller, üstesinden gelinecek korkular, yaşanacak sevişmeler vardır. Yuvadan ayrılır ve ay batıp güneş doğarken sessizce oturur. Alacakaranlıkta balıkçılın avlanışını izler, sessizdir ama durgun değildir. Günün koşturmacasına girer, emailini, facebook’unu, tweetlerini fazla beslememeye çalışır. Bunlar onu esir edip dikkatini dağıtır. 

 

Yaban politika, beni yakalayan ve bırakmayan bir konu. Bu yolculuğa ilk kez yaklaşık yirmi yıl önce çıktım. 1993 senesinin sonunda bir konferans için Bangladeş’e seyahat ettim. Konferans UBINIG’den (Gelişme Alternatifi için Siyasa Araştırmaları) Farida Akhter tarafından organize edilmişti. Günlerce konuşan altmış dört kadın vardı. Tam olarak kaç gün sürdüğünü hatırlamıyorum, beş veya yedi gün olmalı. Küçük gruplar içinde her kıtadan gelmiş kadınlar vardı. Kendi toplulukları içinde de, dünyada da isim yapmış, bilinen kadınlar. 

 

“Nüfus kontrolü” konusunu konuşmak için oradaydık. Farida’nın ifadesiyle, “Bangladeş’in nüfusunu azaltmak” adına Bangladeşli kadınların tehlikeli doğum kontrol yöntemlerinin hedefi haline gelmesini, diğer yandan Batı dünyasındaki kadınların mükemmellik ve tüketimcilik adına üreme tekniklerinin hedefi olmasını konuşmak için. Kız bebeklerin kitlesel rakamlarda nasıl kürtajla aldırıldığını ve tüm bu politikaların Yapısal Uyum Programları aracılığıyla nasıl ekonomik reformla ilişkilendiğini dinledik. Bu politikalara karşı çıkmak, yaban çocuklar (bu tekno-doktorların öne sürdüğü müdahaleler olmadan doğan çocuklar) için tezahürat etmekti. Yabani üreme, kadınları kadın bedeninin metalaşmasına karşı kasıtlı bir direnişe dâhil etmektir.   

 

Sonunda, radikal feminist politikanın düşündüğümden çok daha geniş olduğunu idrak ettim. Hakkında yazdığım iktidar analizinin dünyanın her tarafındaki insanlar için geçerli olduğunu kavradım. Bir süre önce zaten ülke ile ekoloji arasındaki bağı kurmuştum, ancak şimdi ekonomi hakkında daha fazla şey bilmem gerektiğini fark ediyordum. YUP’lar (Yapısal Uyum Programları), TRIPS ve TRIMS, GATT, IMF ve Dünya Bankası hakkında daha fazla şey bilmem gerekiyordu. Bu uluslararası kuruluşların kadınların hayatına nasıl temas ettiğini Bangladeş’te öğrendim. 

 

Dünyayı yüz yüze görmek için şehirde yürür. Köhne patikalardan yürür, en yüksek binanın tepesine çıkar, gökyüzünde uçan bir kuş olmayı diler. 

 

Şehir, ufak yabanlıkların kentsel manzaralarla yan yana var olabildiği bir yer. 1970’li yıllarda feministler tarafından temelleri atılan New York City Bahçesi. Almanya’da pek çok ülkeden kadınlar bitkiler hakkında deneyimlerini paylaşıyor. Farklı çevrelerden geliyorlar; bu iklim hakkında, bu enlem hakkında öğrenilecek şeyler var. Kardeş bitkiler ve her şeyi yok etmeden sadece zararlı böcekleri uzak tutacak bitkisel spreyler hakkında konuşuyorlar. 

 

Bangladeş’te Farida bize tohum evlerini gösteriyor, kadınların yerel biyoçeşitliliği nasıl sağladıklarını anlatıyor. On yıl sonra bizi, kendini pestisitlerden ve başlık parasından azat etmiş bir köye götürüyor. Bizi kadınların, göllerin ve ırmakların kıyılarında yetişen hüdayınabit bitkileri topladığı yerlere götürüyor. Bu zamana kadar, tohum kurtarıcısı kadınlar Monsanto’ya karşı tohumları kurtardıkları konusunda netleşmişler. Şirketlerin kendine mal etme, kendine katma, bozma ve bize geri satma stratejilerine direniş tam da bunun gibi, yabani tohumları toplayarak ve koruyarak bir yabani tarımın temellerini atmaktan geçiyor.   

 

Yaban şairin estetiği toprakta büyüyen bitkiye benzer. Bilinen dünyayı tekrarlamaya çalışmaz. Onun evi, bilinmez dünyadır. Görünmeyeni, gizleneni, çığrından çıkmış hikâyeyi yazar. O hudayinabit bitkidir, pestisitlere ve mono-kültürlere inat büyür. Bu bitki Fibonacci sayılarının düzeninde büyür, zamansız zamana doğru sarmallanır. Işığı kıran bir kristal gibi çok yüzlüdür, pek çok yerin sesiyle doludur. Uzun ipçikler rüzgarda uçuşur. 

 

Kendi kişisel tarihim hakkında düşünüyorum. Her şeyin geri dönüştürüldüğü, çocukluğumun geçtiği çiftliği. Annem babam ağaçlara önem verirdi. Annem, koyunların otladığı çayırlarda sığınabilecekleri kadar gölge olmasını sağlardı. Farida’nın da ağaç gölgesine ne kadar önem verdiğini bilse, şaşardı. İkisi de gölgenin hayat için öneminin farkında. 

 

Bangladeş’te çiftlikler bambaşka. Bu, bir bakıma yeni olanın yarattığı şoktu. Benim tuğlası ve sert kili üzerinde büyüdüğüm Riverina’da çiftlikler büyüktü. Evde beş kişiydik. Kuzenlerimiz yakınlarda oturuyor idiyse de Bangladeş’te birkaç dönümlük arazide yaşayan insan sayısında olsak, New South Wales, Ardlethan’da açlıktan ölürdük. 

 

Bangladeş’te otobüste otururken camdan dışarı baktığımda büyük karnabahar yığınları görüyordum. Her tarlada bir insan vardı. Bizim çiftliğimizde sebze yetiştirmek güçtü, görece iyi sulanan bahçemizde bile böyleydi. Bir de meyve bahçemiz vardı, çoğunlukla narenciye. Oradan geçen bir insana nadiren denk gelirdiniz, olsa olsa bir kamyon, kamyonet, traktör veya biçerdöver görürdünüz. 

 

İkinci ziyaretimde, bir çiftliğe uğradık ve çiftçilerle sohbet ettik. Bir ailenin 100 dönümlük bir arazide kendini anca geçindirmesi onlara inanılmaz geldi. Etrafıma baktım; mango, papaya, muz ve ne olduğunu bilmediğim meyveler vardı. Pirinç yetiştiriyorlardı, gölleri balıkla doluydu, çeşitli otlar ve baharatlar ve daha yenilecek bir sürü şey vardı. Köylü pazarları, organik tarım, kendi kendine yeterlilik, globalizasyona direniş eylemleridir; alışverişin adil olduğu, hediyelerin vergiden düşmek veya muktedirlerin kendini iyi hissetmesi için verilmediği yaban pazarlardır onlar. 

 

Yaban şair özgüldür. Yerel renkleri ve dili kullanır. Her okurun anlayamayacağı espriler yapar. “İşte burada, düşünme şeklini değiştirmek için bir imkân yatıyor, der. Zihinlerimizi keşfettiğimiz bu yolculuğa gel birlikte çıkalım. Gel ve dünyayı benim gözlerimden seyret. Kendini benim yerime koy. Parmaklarının dokunmasına izin ver. 

 

Sekiz yıl ekonomi okuduktan sonra bir doktora programına kaydoldum. Bangladeş’e dair ilk izlenimlerim şekillenmeye başladı. Genetiğiyle oynanmış tarım ürünlerine dair okuyabildiğim her şeyi okudum, çok sayıda insanın inandığı, sözde “dünyanın açlık sorununu çözmek” amacıyla bunun insanlara nasıl dayatıldığını okudum. Serbest ticaretin kuralları ve uluslara yutturulan anlaşmalara odaklandım. Kadınlar için çalışmanın nasıl globalleştiğine, seks endüstrisi ile elektronik ve tekstil endüstrisinin nasıl pek çok ortak noktası olduğuna kafa yordum. Kadın emeğinin bir topluluğa sağladığı fayda ile değerlendirilmediğini ve kalkınma yardımlarının nasıl erkeklere gittiğini, bunun da kadınların emeğini ve toplum içindeki konumunu daha da değersizleştirdiğini fark ettim.    

 

Çeperde bulunanların epistemik avantajları hakkında düşünmeye başladım, ancak sistem hâkim kültür tarafından kontrol edildiğinde, marjinalleştirilenler dışarıda bırakılıyor. Muktedirlerin kendi bilgilerindeki boşlukları görmekten, bilmekten ve kavramaktan aciz oluşuna Hâkim Kültür Aptallıkları ismini veriyorum. Engelsiz bedenli, beyaz, heteroseksüel erkeğin daha fazla çaba sarf etmek zorunda kalmasını istiyorum. Kendine her şeyi hak gören konumlarından, kaidelerinden inip başka birine dönüşmelerini istiyorum. Kendilerini başkasının yerine koymanın nasıl bir şey olduğunu görmelerini istiyorum. Yaban kadınların küresel piyasa ekonomisinin bir parçası olmaya direnme çabaları, bu kadınlar ve dünyadaki birçok mülksüz ve yoksul kadın tarafından uygulanıyordu. Onlardan çok daha fazlasına sahip olan bizlerin onlara katılması anlamlı olurdu.        

 

Gerçeklerini ortaya serer. Savunmasızlığıyla değil, dürüstlüğüyle çırılçıplak. Eğri bakış açısıyla doğru konuşan. 

 

Fakat lezbiyen bakış açımı bu çalışmaya nasıl dâhil edecektim? Kısmen de olsa çeperin meselesi. Lezbiyen, çoğu kuramlaştırma pratiğinde görünmezdir, bu yüzden kullanabildiğim yerlerde lezbiyen örneklere yer verdim. 2000 yılında Melbourne’da Dünya Ekonomik Forumu’nu protesto eden çiftçilerin bir kısmı lezbiyendi. Bu, aynı zamanda genç bir feminist olarak Melbourne’un lezbiyen topluluğunda alternatif sağlığa dair, kişisel olanın politik olduğuna dair derslerden edindiğim bakış açısıydı. Buradan çıkarılacak temel ders: bir şey yoksullara, engellilere, lezbiyenlere, toplumdan dışlanmışlara hizmet etmiyorsa uğruna mücadele etmeye değmez. Yaban politikaları hakkında çalışmamı bitirdiğim yıl aynı zamanda Uganda gibi yerlerde lezbiyenlerin başına gelenleri keşfettiğim yıldı. Uganda’da ve dünyanın birçok yerinde lezbiyenler işkence görüp öldürülüyordu. Geçtiğimiz yıllarda “düzeltme tecavüzü” konusu biraz öne çıktı, ancak halen lezbiyenlerin insan haklarının teslim edilmesi ve savunulması için mücadele veriliyor. 

 

Burada didiklenmesi gereken bağlantılar var. Dünyanın ırzına geçildiğinde o noksan olarak görülür. Şu veya bu unsuru yetersizdir. Çok fazla su varsa o zaman gider inşa edilir, çok az su varsa o zaman nehirler kurutulur. İhtiyacımız olan sosyal tutkaldır, ayıran politikalar değil. Nehir sistemimiz böylesi bir tutkal olabilirdi, ancak bunun yerine sistemimiz metaya dönüştürüldü. Su hakları topraktan ayrıştırıldı. Tüm parmakları kesik bir eldiven gibi. Toprak noksan bulundu. 

 

Lezbiyenin ırzına geçildiğinde noksan olarak görülür. Tek eksiği iyi bir sikiştir (bunlar işkencecilerin sözleri). Kadın ve dünya, ikisi de noksan görülür. Mekânla, toprakla, yerel olanla bağımız koptuğunda çok derin bir şeyi inkâr ediyoruz. Çocukluğumuzda tanıdığımız mekânla bağımızı reddediyoruz. Bir insanın bedeniyle olan bağı koptuğunda, bu, onun akla gelmeyecek şeyler yapmasına ve kendisini akla gelmeyecek eylemlerden korumasına yol açar. Aşırı kopukluk kendine zarar, mahrem ilişkilerde zarar ve bir tür toplumdan kopuşla sonuçlanır. 

 

“Dünyanın ve kadının ve yoksulun ve güçsüzün noksan olarak görüldüğü bir sistem, herkesi evsiz yapan bir sistemdir: dünyada evsiz (ev diyecek bir yerinin olmaması, yerinden edilmiş, mülksüzleştirilmiş, mülteci veya yurda sonradan geri dönen), bedende evsiz (fahişeleştirilmiş beden, başkalarının yararına kendi parçalarını bağışlamaya verilmiş beden, cinsel tahakküm pratikleriyle metalaştırılmış beden). Bu güçlere direnmek, iltica politikalarını değiştirmeyi ve yoksullarla güçsüzleri sömürülmeye açık kılan imkânları yok etmeyi gerektirir. Yaban cinsellik, ilişkinin ön koşullarını değiştirmek, saygıyı ve eşitliği örgütlemek ve medyayı tahakküm ve porno imgelerine olan sevdasından sıyırmak demektir.  

 

Yaban şair klasikleri okur ve dünyayı yeniden yaratır. Bir şarkıcılar grubuna katılır. Havaileşir. Bir performansçıya dönüşür. Dünyanın nasıl cevap vereceğini görmek için bekler. Açılışlara, kokteyllere veya boy göstereceği etkinliklere nadiren gider. Birisiyle kafede konuşmayı veya sahilde yürümeyi tercih eder. 

 

Şiir beni bir sonraki büyük yolculuğuma çıkardı. Akademik düzyazıda söylemenin zor olduğu şeyleri şiirle söyleyebilirsiniz. Şiir bağlantıya, çağrışımsal düşünceye izin verir. Şiir aracılığıyla lezbiyen kültürünü keşfedebildim. Yabanı yazmaya siklonlar, iklim değişikliği, kuraklık, sel ve madenciliğe dair çalışmalarımla devam ettim. Başka dilleri, aramızdaki bağları keşfettim. Hayvanların dili oldum, farklı tarihler ve dünyalar düşledim ve kaçışı düşündüm.   

 

Yaban şairi tespit etmek zordur. Üslubu ve biçimi sever. Yapı ile içeriğin birbirini şaşırtmasını tercih eder. Denizin yükselmesini bekler. 

 

Lilla Watson 1984’te Aborijinlerin geçmiş ne kadar geriye uzanıyorsa, geleceğin de o kadar ileriye gittiğini düşündüklerini söylemişti. “Bu da 40 bin yıllık bir plan demektir” demişti. Bu sözler benim için daimi bir ilham kaynağı oldu. Yabana dalarsak, dünyayı bir mülk değil bir ilişki olarak algılayabilirsek, geleceği korumakta kendi sorumluluğumuzu görürsek, o zaman belki 40 bin yıllık bir gelecek mümkün olabilir. Bu geleceğin inkarı daha olası gözüküyor ve yerli halklar genetik bilgi için DNA örnekleri toplayan İnsan Genomu Çeşitliliği Projesi ile müşkül duruma düşüyor. Batı biliminin zaferlerini insan refahının üstünde tutan bir politika daha. Ancak geleceği inkar edersek, izlemek ve öğrenmek yerine her şeyi noksan görüp müdahale edersek, bu bizim sonumuz olur. Yabanda yapı vardır. Yabanda biçim vardır. Ancak bakmamız gerekir. Değer vermemiz gerekir. 

Sözcüklerini dört ayaklıların ve kuşların, böceklerin ve bitkilerin ağzına koymayı sever. Yaban şairin ülkesi çoğuldur. Esrik halde, ateş ve su solur. 

 


[1] Bu metin, “The Wild Poet’s
Manifesto” adıyla 2012 yılında Hecate dergisinde yayımlanmıştır. 
(Hecate;
St. Lucia Vol. 38, Iss. 1/2,
  (2012):
42-46,233.)