Bir Köy Nasıl Kaybolur? ya da Köyde Kaybolmak
uzun soluklu bir söyleşi
Esra Oskay
Dedemin evi iki şehri birbirine bağlayan bir otoyolun öteki tarafında, köyün yerleşiminin yoğunluğunun dışındaydı. Geceleri tırların renkli ışıklarıyla aydınlanan otoyol bizi köyün geri kalanından ayırırdı. Ses coğrafyası akıllardaki pastoral köylerdekinden farklıydı. Otoyolun sesi kuşların, ineklerin, arıların ve diğer komşuların sesini bastırırdı. Dedemin evi köyden ve köydeki arkadaşlarımızdan koca bir yolla ayrıldığımız yavaş ve yalnız geçen zaman demekti. Bize en yakın ev kocaman kangal köpekleri olan “Yonuzlar”ın eviydi. En sık bu köpekler gelirdi bizi ziyarete. Dikenli tasmaları korkutucuydu ama sessiz ve güven vericiydiler.
Büyük depremden sonra dedemin evinin duvarları dökülmeye başladığında ev tamamen yıkılıp yerine telaşla yeni bir ev kondu. Köydeki bir çok ev de benzer bir kaderi paylaştı. Ahşapla desteklenmiş kerpiç duvarlı evler çelik ve betona bıraktı yerini. Köyün kimyası, çamuru, evlerin dokusu, kokusu değişti.
Bu Ağustos başında köyden ablamı aradığımızda annem havanın ne kadar serin olduğunu anlatıyordu: “biz üşüyoruz burada”. Oysa çelik konstrüksiyondan dikilmiş yeni evin çatısı iyice ısıtıyordu oturduğumuz balkonu. Çatı, güneşi kesmiyor da üzerimize akıtıyordu sanki.
Depremden sonra bir an evvel güvenli hemzemin bir eve taşınmak için hızlıca dikilen bu ev daha çok bir maketi andırıyor benim için. Hatta bir ev hayalini… Bu eve her girdiğimde artık olmayan bir evin hayaleti musallat oluyor. Şu uzandığım koltuk dedemin evinin hangi odasına denk geliyor? Şimdi aslında hangi zemine basıyorum? Mutfak ne tarafta kalıyor?
Dedemin evinde en son ne zaman uyudum, ne zaman uyandım hatırlamıyorum. Tavanı destekleyen ağaç kütüklerinin koca gövdelerini ve zeminin engebesini hatırlıyorum. Şimdi yıkılan evin yerine yapılan evin, ıslak ve kaygan zeminleri var. Dedemin evinin zeminini ve duvarları kaplayan toprak bu ıslak, kaygan, parlak, pürüzsüz zemine girdiğinde süpürülüyor, siliniyor. Kapının dışında başlayan bostanda çapalanan toprak, bu çelik kapının ardında kire dönüşüyor.
Ağustos’un sıcak saatlerini bahçede kurulu çardağın ahşap çatısı altında geçirdim bu yaz. Çocukken arktan geçer elma ağaçlarının arasında gezinirdim. Tarlanın suyla kesiştiği yerde bir seri kavak ağacı uzanırdı. Bugün Dedemin bahçesinde yeni evler yükseliyor ve bütün o inşaat faaliyetinin içinde ağaçlar giderek gözden kayboluyor. Evler bittikten sonra ağaç dikeceklerini söylüyorlar. Önceliğimiz inşaat. Yeni bir deprem dalgası vurursa başımızı sokacağımız, yazları şehirden kaçacağımız bir yer. Yengem gölgesinde oturacağımız söğüt ağaçları dikecek, kuzenim evleri birbirinden ayırmak için ladin, annem de meyvelerinin döküntüsünün evi kirletmeyeceği bir yere dut ekecek. Ben vişne istedim. Bizi ziyarete gelen komşuyu bahçesindeki vişne ağacından hatırladım.
Annemle yürüdüğümüz bir sabah uzakta depremden sonra yapılan TOKİ evlerini gördük. Yakup’un söğüdünü bana anlatırken birden durdu:
– Orası da TOKİ evleri işte.
– Köyün uzağında o zaman.
– Çok dımdızlak değil mi, ağaç yok bir şey yok.
– Ağaçlandırırlar; Çerkesler boş durur mu, hemen ekerler bahçelerini.
-Yakup’un söğüdü halk arasında “erenleştirilmiş” Yakup’un diktiği söğüt.
Yakup köyün en fakirlerindendi.
– Ablası da Hanniş’di. Çiçek hastalığından çopurdu ve köyün en yoksul insanlarıydı.o zamanlar stabilize yol yok. başlarmış gidebildiği yere kadar taşını otunu ayıklamaya geçenlerin ayağına değmesin diye. hacca gidenler hacda Yakup’u görüyorlardı, geliyorlardı Yakup’u ziyaret etmeye. işte o söğütleri o adam dikti. bak adam öleli ne kadar oldu. çeşme vardı orda. dibinde de insanlar.
Depremden sonra yapılan bu yeni evin Amerikan mutfağında otururken bir gün eski Çerkes evlerini konuşmaya başladığımızı hatırlıyorum. Evin alçı tavan süslemeleri, gömme spot ışıkları altında ahşap tavanları, toprakla boyanmış kerpiç duvarlar canlanıyordu. Alüminyumdan yapılmış çatıları, alt katlarındaki ahırları olan iki katlı evlerin hemen dibinde ufak bir bostanı olurdu çoğunlukla. Biraz ötede de tarlaları. Köyü dolanan dereler ve arklarla ayrılırdı tarlalar evlerden. Yıkılan evleri orjinaline sadık bir şekilde yapmak daha mı iyi olurdu? Dedemin evi dedemin evi gibi mi ayağa kalksaydı tekrar? Dayım bir an durup “Ermeni eviydi onlar” dedi. Bu duraksamada bizim bildiğimiz, bize ait olan o evlerin sınırı çiziliyordu sanki. “Yapanlar Ermeni olabilir ama evin düzeni Çerkes evi, onların yaşamına göre tasarlanmış” dedi abim. Bu herkesin aklına yattı sanırım.
Bu sefer köyde gezerken evlerin etrafını çevreleyen beton ve dikenli telden yapılmış çitleri görünce şaşırdım. Sanki hiç böyle sınırlar yoktu köyde. Sadece ağaçlar ve sularla ayrılıyordu sanki evler. Sonra henüz yıkılmamış bir evin ağaçtan çitlerini gördüm. Bunlar nedense sınır gibi gözükmemiş hiç gözüme. Annemle başka bir yürüyüşümüzde suya doğru giderken (su burda köyden geçen Törbüzek demektir) TOKİ evlerine doğru saptık. Evler birbirine fazla yakın gözüktü gözüme. Sesini alçaltıp: “osursan duyulur, ben oralarda oturmam” demişti yengem. Belki dedemin evinin yeni düzenini yabancılamamın sebebi de bahçede yan yana dikilen evlerin ağaçları, tarlayı, arkı ve dağları uzakta bırakmasıydı. Evler birbirine yaklaştıkça köy uzaklaşıyordu.
TOKİ’leri geçip beton ve telden çitlerin kenarından köye doğru yürüdük. Otoyolu görmeye başladığımızda eve doğru yöneldik. Ama çitler bitmiyordu. Ne köye girebiliyorduk ne de otoyola çıkabiliyorduk. Deprem sonrası ekilmesi şartıyla kiralanan boş bir arazinin çitlerinin arkasında kaldığımızı farkettik.
– Kestirme yol vardı burda.bu yol yapılınca o yolu terk etmişler.
Bildiğimiz yoldan gidemiyorduk. O yolu yutmuştu şimdi bir başkasına mülk olan toprak. Biz de geri dönüp çıkacak bir delik aradık. Demir tellerin altında bir oyuk bulup sürünerek, pıtıraklarlara bulanarak köye, ordan otoyola ve sonra da eve geçtik.
– Dayın Hunağ mahallesi yaptınız burayı, diyor.
– Hunağ, Çerkesçe erkek yürek demek, diye ekliyor annem.
Hunağ kelimesinin anlamına bakıyorum internetten. Pek bir şey bulamıyorum. Hunağ, Hunag ya da Hunak… Birkaç farklı şey deniyorum ama olmuyor. Burada bu dilin yazısı yok. Annem bu kelimenin orjinal alfabesinde nasıl yazıldığını bilmiyor. Daha fazla ilerleyemiyorum. Annemin tarifine güvenmek zorundayım. Benim jenerasyonumdan Abzehçe konuşan pek kimse yok. Dil yavaş yavaş yok oluyor.
– Zorda kalmadıkça konuşmuyorum, diyor kuzenim.
Diğer kuzenime annesinin dili Ubıhça’yı soruyorum.
– Konuşan son kişiyi hatırlıyorum. Abzehçe’den çok daha sert bir dildi, diyor.
Çocukken yeni öğrendiğim Türkçe kelimelerin Çerkesçe karşılıklarını not etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Annemin peşinde, elimde defter kalem imkansız bir sözlük peşindeymişim meğer. Annem için yazısı, grameri, kuralı olmayan bir dili ben yazmaya, öğrenmeye çalışıyordum. Dedemin evinde hep duyduğum bu dil bana hep yabancı kaldı. Dilin imgesi de anneme yabancı.
“Ubıh dili ayakta ölecek” demiş George Dumezil1. “Ubıh dili … Dağılmadı. Kaybolacak, hepsi bu”. Sanırım köyün kaybolmasından korkuyorum. Kerpiç evler betonarme olduğunda, evdeki sesler unutulduğunda, anlaşılıp konuşulmadığında köy tamamen yok olacak gibi geliyor. Ağaçlar binaların ardında uzaklaşırken, toprak betonla örtülürken ya da evde toza dönüşürken sanki olan bu. Ama Dumezil kaybolmak ve dağılmak arasında bir fark da görüyor. Dağılmadan kaybolmak ama ayakta ölmek. Bu ayrımı zihnimde oturtamıyorum. Ama korkumun nahif bir nostalji olma riskini de hatırlatıyor bu üç kip arasındaki gerilim bana.
Ablam emeklilikte köyde sakin bir hayat yaşamak istediğinden bahsediyor. Kışın en sert zamanında köye ulaşımın neredeyse bir ay imkânsız olduğunu söylüyor kuzenim. Yengem burada tek başına oturmak istemediğini söylüyor. Ama şimdi inşa edilen diğer evlerin manzarasını kapatmasından da memnun değil. Yolun diğer tarafındaki komşusu Eşe’yi göremediğinden şikayet ediyor.
Dedemin evinin bahçesine şimdi üç ev daha dikiliyor. Kuzenlerim, annem ve dayım dede toprağında ev yapıyorlar. Annem çok heyecanlı. Ağustos ayında hissedilen sıcaklığı bu kadar ferah karşılaması da sanırım bu yüzden. Evin duvarlarını, zeminini, dolaplarını konuşuyoruz sürekli.
– İçerisini ben kireç istiyordum hava alsın diye. Hala, dedi bana, zaten betonarme bina hava almayacak, dedi.
– Kerpiç evlerin fiziksel olarak depreme dayanıklı olduğunu hesaplamak mümkün olmadığından kerpiç evlere izin verilmiyor, diyor kuzenim.
– Zaten köyde kerpiç yapan kalmadı. diyor.
– Mobilya düşünmüyordum ben, diyor annem.
– İki tane sedir yeter bana ama Şadiye de diyor ki “sedirin minderini, örtüsünü, esteğini, kösteğini her gelen insandan sonra kaldırıp indirmek zorunda kalacaksın. at bir kanepe olsun bitsin”.
Annem eski evin toprak zeminini ıslatıp süpürdüklerinde topraktan gelen kokuyu özlüyor. Yengemse toprak zemini temizlemenin zorluğunu, toprak evlerdeki yılanları, akrepleri hatırlıyor toprak ev deyince. Bu yaz köyde kalırken daha önce bilmediğimiz türden böcekler musallat oluyor bize. Sürekli sinek kovucu spreyler kullanıyoruz. Bir keresinde bu ısırıklar yüzünden acile gittiğimizde, hemşire eskinin toprak evlerinden bahsetmeye başlıyor. Çocukken köye her geldiğimde tetiklenen alerjimden bahsediyorum ona. O da kendi alerjisinden bahsetmeye başlıyor. Yıllarca nedenini bilmediği alerjisinin kaynağının toprak evler olduğunu sonradan anlıyor. Benim alerjim kavak ağaçlarının polenlerinden mi, inşaatın tozundan mı, yoksa bünyeme yabancı kalmaya ısrarcı köyün faunasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum.
Notlar
1. https://bianet.org/yazi/bir-dilin-olumune-taniklik-etmek-tevfik-esenc-in-anisina-232433
