Bir Gönül İşi Olarak Sanat Emeği
Esra Oskay
Pandemi dönemi Turizm Bakanlığı’nın hazırladığı infial yaratan gülen suratlı maskeler gülümsemenin nasıl metalaştırıldığını gösterir. “Enjoy, Im Vaccinated” yazan bu maskeler ardında gülen gözleriyle turizm sektörü çalışanları, ölümcül bir pandemide ekonomiyi ayakta tutmakla görevli bir sektörün yaşamın gerçekleriyle çarpışan duygusal yükünü temsil eder. Duyguların nasıl bir metaya dönüştüğünü inceleyen Arlie Hochshild’in “Yönetilen Kalp” çalışmasında da belirttiği gibi bir duygusal emek biçimi olarak gülümseme hizmet sektöründe iş tanımının temel bir parçası hâline gelmiştir[1]. Uçuş için hostes eğitimleri veren firmalarda saha çalışması yapan Hochshild bu eğitimlerde gülümsemenin nasıl kâr getiren temel bir beceri olarak öğretildiğini anlatır. Böylece içten bir yakınlığın işareti olarak karşısındakinin zırhlarını indirmesine vesile olan gülümseme iletişim stratejisi olarak araçsallaşırr. Yani bu içten geldiğini düşündüğümüz bir duygunun filtresiz izdüşümü değil, aksine servis sektörünün ekonomideki ağırlığının hissedilmesiyle duygu yönetiminin pazarlama stratejisine dönüşmesidir.
Turizm Bakanlığının 2021’de yayınladığı reklamdan detaylar
Güvencesiz kültür sanat alanındaki gönüllü emeği de duygusal emeğin sömürüldüğü başka bir alan olarak karşımıza çıkar. Hizmet sektöründe müşteri memnuniyeti çalışanın duygusal emeğiyle karşılanırken, kültür sanat alanının gönüllü çalışanlarından da gönül verdikleri yüce bir amaç için “çıkarsızca” kendilerini ortaya koymaları beklenir. Her iki durumda da duygular görünmez bir emeğin ana karakteri olarak karşımıza çıkar. Gönül verdiği bir alanda kendi kendine yetmeye çalışan, her işi kendi imkanlarıyla, sıfır bütçe kotarmaya çalışan gönüllülük yıpratıcı, yorucu ve ağırdır. Yoğun bir duygusal emeği bir gülümsemenin ardına saklamaya çalışan, mekanikleşmiş bir kalp de duygularından kendini mesafelendirerek onları maske gibi takmayı iş edindiği için yorgundur. “Sevdiği işi” yapan gönüllünün emeğini parayla “satması” düşünülemez. İşinin parçası olarak kendisinin ve karşısındaki müşterinin duygularını yönetmek zorunda olan emekçi de benzer bir duygusal yük taşır.
Hochshild’in uçak hostesleriyle yaptığı saha çalışmasında bir hostesin aktardığı deneyim bu yükün gündelik olarak kendini nasıl gösterdiğini örnekler. Yeni işe girmiş bir hostes, bütün gün müşterilere gülümseyip, onları her şart altında memnun etmeye ve duygularını yönetmeye çalıştıktan sonra mesai bitip eve döndüğünde bu ruh halinden çıkıp “rahatlamakta” ve “kendine gelmekte” zorlandığını belirtir. Görev icabı takınılan o “ruh hali” kolay kolay insanın üzerinden çıkmaz.
Gönül İşçisi Olarak Sanatçı
Hans Abbing, “Neden Sanatçılar Fakirdir?” kitabında bir gönül işçisi olarak sanatçıdan beklenen bu duygusal yükü inşa eden kemikleşmiş mitleri sıralar. Burada en temiz duyguların insanı olarak sanatçı bu efsaneler içerisinde maddi kaygılardan azade kendini yüce bir amaca adamış kahramansı bir figür olarak tasvir edilir. Bu kurguda dünyevi dertler sanatçı için tabudur:
Sanatçılar kendilerini düşünmeden her şeylerini sanata adarlar. Sanatçılar sadece içsel bir motivasyonla üretirler. Para ve ticaret sanatın değerini düşürür. Ancak arz ve talepten, ticari kaygılardan bağımsız olduğu sürece sanatsal kaliteden bahsedebiliriz. Bazı sanatçılar bu kadar yüksek meblağlar kazanmayı hak ederler.[2]
Aşk ve paranın, mutluluk ve zenginliğin hiçbir zaman yan yana gelmediği Yeşilçam melodramlarına benzer bu anlamda sanatçının yaşamı. Sanat endüstrisi talep ettiği bu “gönül işi” zoruyla “post-endüstriyel çağın ideal endüstrisi”[3] olmayı başarmıştır. Bu çağın en belirgin özelliği de çalışma hayatının “emek”, “iş” ve “istihdam” kavramlarının yerine getirdiği yeni ve muğlak tanımlardır. Hito Steyerl[4] Avrupa Birliği raporlarında bu tanımların yerine kullanılmaya başlanan “meşgale/meslek” kavramına, bu değişimin nedenlerine odaklanır. Meşgale ve “iştigal edilen” meslek tanımları, çalışma fikrini sanki yaşamın gündelik akışının ve angaryaların dışında, bağımsız bir zaman aralığına indirger. Çalışma hayatı, hayatın kendini işgal ederken onun tanımlarının bu kadar yumuşaması emeğin yönetim biçimini ele verir: Verilen emek giderek daha fazla görünmez olur, çalışma saatleri “boş” zamanlara esneyerek her anı kuşatır ve kaçınılmaz olarak duygularımıza musallat olur.
Precarious Workers Brigade ve Carrot Workers Collective’in yazdığı “Ücretsiz Emek Sendromu” metni bu duygulara musallat düzenin kültür sanat alanında nasıl kabul gördüğünün altını çizer ve bunun nasıl bir alan yarattığını semptomları üzerinden tasvir eder: “ücretsiz staj ve gönüllü iş yerleştirme programlarına katılma dürtüsü veya zorlaması; fiziksel ve zihinsel sınırların ötesinde çalışma eğilimi; ücretsiz fazla mesaiye direnememe, genel bir hayal kırıklığı, izolasyon, değersizlik ve güvensizlik hissi”[5]. Bu yorucu sistem altında çalışmaya devam etmenin nedeni de gene duygularımızla oynayan vaatlerden kaynaklanır. Sanata kendini adamış “gönül işçileri” bazen vadesi bir insan ömrünü aşan hayaller peşinde bu dünyayı reddederek çalışır. Carrot Workers Collective’e ismini veren “havuç” figürü de tam da kültür sanat alanında çalışanların duygularıyla oynayan bu boş vaatleri simgeler.
Havuç, serbest emekte yaygın olan hem sahte bir vaat hem de gerçek bir arzuyu temsil eden çelişkili bir imgedir. Havuç, ücretli iş, anlamlı deneyim, başarı ve istikrar vaatlerini sembolize eder; ancak kültürel ve yaratıcı sektörlerde bu vaatler çoğu zaman asla yerine getirilmez. Havuç, işimizi angarya yerine “yaratıcılık” etrafında organize edebileceğimiz umudunu ifade eder; bu umut, işçileri uzun vadeli ve tekrarlayan ücretsiz ve güvencesiz çalışma dönemlerine yönlendirmek, ikna etmek ve bazen de şantaj yapmak için kullanılır. Havuç, yaratıcı bir şekilde yaşamak ve üretmek, kendi zamanımızı yönetmek, sosyal olmak gibi arzularımızı kullanarak bizi oyalamak için bir disiplin aracı haline gelir. Kısacası havuç, yönetişim ve artı değer üretiminin bir aracı olarak kullanıldığında öznel ve kolektif dönüşümleri harekete geçiren vaatler ve umutların bir bileşimidir. Bir araç olarak nasıl işlediğini incelemek ilgi çekicidir, çünkü bu, mücadele etmek istediğimiz güçlerin kendi arzularımızı nasıl etkilediğini anlamamızı sağlar.
Precarious Workers Brigade ve Carrot Workers Collective. 10 Kasım 2010 tarihli “Geleceğimizi Finanse Et” Protestosunda. (başarı =geri kalan herkesi siktir et)
Bazı eylemleriniz için ödüllendirildiğiniz, diğerleri için ise cezalandırılmakla tehdit edildiğiniz bir sistemi tarif eden “carrot or stick/ havuç ya da sopa” metaforunu ters çeviren Carrot Workers Collective bizi ücretsiz ve gönüllü emekle çalışmaya ikna eden duygusal manipülasyonu reddeder. Bir ödül gibi görünen şey aslında gönüllü emeğin sömürülmesini sağlar. Sanatçının ve sanat alanında çalışanların yaptıkları işe adanmışlıkları, onları bu gönüllü ve güvencesiz çalıştıkları düzene hapseder. Bu model çalışma zamanını mümkün olduğunca esnetmeye meyilli güncel piyasa ekonomisinde arzu edilen işgücü modelidir: “giderek daha fazla, daha çok, daha uzun süre ve genellikle daha az ücretle çalışan, kendini disipline eden, kendi kendini yöneten bir işgücü modeli”.[6]
Bir Gönül İşi Olarak Çapak
Bu ay 4. yılını dolduran Çapak’ı ona katkı verenlerin gönüllü emeği olmadan düşünmek mümkün değil. Tasarımından dizgisine, içerik üretiminden editoryal çalışmalara kadar bila bedel çalışan onlarca kişi olmasaydı bu satırlar şu an boşlukta yüzüyor olurdu. Güvencesizliğin bir norm olduğu kültür sanat alanında karşılığını veremediğimiz bu emek bizim için büyük bir sorun ve sorumluluk. Her ne kadar kısa süreli bir çözüm sağlasa da bu emeğin karşılığını verebilmek için başvurduğumuz ve reddedildiğimiz fonlar[7] da bu gönüllü emeğin ısrarla ne kadar görünmez olduğunun kanıtı. Gönüllü emeğiyle sürdürdüğümüz Çapak’ın gönül işleriyle olan en temel açmazı da bu.
Öte yandan kabarık borç defterimizin başka türlü bir biraradalık ve sorumluluk ürettiğini düşünerek kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Bu borçlanma bir yandan bizi birbirimize yakın tutuyor, bir yandan da son derece rekabetçi bir alanın içerisinde yan yana durmanın sorumluluklarını hatırlatıyor. Bu noktada borcu materyal bir alışveriş sisteminden çıkararak düşünüyorum. Anarşist antropolog David Graeber borçlanmayı topluluğu bir arada tutan bir bağ olarak tanımlarken tam da bundan bahsediyor, “varlığımızı mümkün kılan tüm insanlara” karşı bir borçla dünyaya geliyoruz.[8] Bu “sonsuz” ve “belirsiz” borç hiçbir zaman ödenemeyen bir sorumluluk olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.
[1] Hochschild, A. (1979). Managed Heart: Commercialization of Human Feeling. University of California Press.
[2] Abbing, H. (2002). Why Are Artists Poor? The Exceptional Economy of the Arts. Amsterdam University Press. s.31.
[3] Perrault, J. (1975). The Role of the Artist in Today’s Society. Art Journal, 34(4), s. 328.
[4] Steyerl, H. (2011). Meşgale olarak Sanat.. Sanat Emeği.(ed.) Ali Artun İletişim Yayınları
[5] Precarious Workers Brigade and Carrot Workers Collective. (2011).Free Labour Syndrome. Volunteer Work and Unpaid Overtime in the Creative and Cultural Sector.Joy Forever: The Political Economy of Social Creativity ed. Michał Kozłowski, Agnieszka Kurant, Jan Sowa, Krystian Szadkowski and Jakub Szreder.
[6] Shukaitis, S. (2011).Art strikes and the metropolitan factory.Joy Forever: The Political Economy of Social Creativity.(ed.) Michał Kozłowski, Agnieszka Kurant, Jan Sowa, Krystian Szadkowski and Jakub Szreder.s.235
[7] Gönüllü emeğinden bahsederken bu başvuru süreçlerine verdiğimiz karşılıksız emeği de unutmamak gerekiyor. Bu sayıda Gizem Ünlü’nün çevirisinden okuduğumuz Lua Vollaard’ın metni de bu bitmeyen başvuru süreçlerine verdiğimiz zamanı ve bu süreçlerin duygusal yükünü incelikle anlatıyor.
[8] Graeber, D. (2011). Debt The First 5,000 Years. https://theanarchistlibrary.org/library/david-graeber-debt
