Bir "Amme Hizmeti" Olarak Müze
E. Gülşah Akın
Müzecilikle ilgili her konu ve konuşmada, müzecilerin istisnasız alıntıladığı bir tanım ile başlamak, bu yazıda inşa edilecek anlatı için gerekli bir başlangıç noktasıdır.
ICOM’un 2022 Genel Kurulu’nda hemfikir kalınan müze tanımı şöyle:
Müze, somut ve somut olmayan mirası araştıran, toplayan, koruyan, yorumlayan, sergileyen ve toplumun hizmetinde olan, kâr amacı gütmeyen, kalıcı bir kurumdur. Halka açık, erişilebilir ve kapsayıcı olan müzeler, çeşitliliği ve sürdürülebilirliği teşvik eder. Eğitim, eğlence ve bilgi paylaşımı için çeşitli deneyimler sunar; etik, profesyonel olarak ve toplulukların katılımıyla çalışır ve iletişim kurar.
Ancak itiraf edelim ki bu tanım bize müze çalışanları ya da müzenin çalışma ortamı ile ilgili hiçbir bilgi vermez. Peki müze çalışanlarını kim düşünür? Onların refahını, iyi oluş hâllerini, müzeciliğin büyük para kazanma aracı olmayan bir meslek olduğunu da göz önünde bulundurarak, aslında müzeciliğin bir amme hizmeti olduğunu kim vurgular?
Bugün müze tarihi ve müzenin ortaya çıkışı hakkında akademik pek çok bilgiye sahibiz. Nuh’un gemisi, İskenderiye kütüphanesi gibi pek çok tarihi temellendirmenin bulunduğu bir alan müzecilik. “Elitler” için olduğu, halkı bilinçlendirme amacı güttüğü, sanata ya da tarihe yuva olduğu ya da onları koruduğu gibi pek çok şey biliyoruz müzelerle ilgili. Müzenin, modern tarihte devletlerin uluslaşma araçları olduğunu, vatan bilincinin soft power- yumuşak güç ile halka sunulduğunu ya da zenginlerin “kapital” aracı olarak kullanıldığını da görüyoruz. Fakat tüm bunlar olurken, bu çarkları döndürenleri görmedik, görmüyoruz.
Bu şeffaflığın/görünürlüğün eksikliği, müze çalışanlarının varlığının yadsınması, müze çalışanlarının “zaten” denilerek, yani çoktan kabullenilmiş bir hizmet veren olduğu fikriyle, bu bahsedilen çarklar dönmeye devam ediyor. En azından ediyordu. Gözlemlediğim kadarıyla son 10 yılda, bu çarklara bazı çomaklar sokulmaya başladı.
Peki bu çomaklar ya da müze çalışanlarının “zaten” oluşlarının fark edilmesi nasıl ve neden oldu? Buna cevap vermeden önce yine ICOM’un bir kılavuzundan/kitapçığından ve onun varlığından bahsetmek gerek. ICOM’un yayınladığı “Code of Ethics” adlı kılavuz, müzecilik için “minimum profesyonel standartlar”ı çerçeveleyerek bütün hâlinde sunan bir yayın. İlk olarak 1986’da ortaya çıkan ve daha sonra düzenli olarak revize edilen bu yayının 38 dilde çevirisi de bulunmakta, yani kimse “bilmiyorduk” diyemiyor. Bu etik kurallar, uluslararası müze camiası tarafından genel kabul görmüş ilkeleri yansıtıyor.
Bu kılavuz, yazının girişinde alıntılanan müze tanımını bölüm bölüm ele alıp, alt başlıklara bölüyor ve bu tanımın bir nevi “yakın okumasını” yapıyor. Fakat müze çalışanlarına ne kadar yer veriyor? Kılavuzu incelediğimizde aslında şaka gibi bir biçimde, müze çalışanları ile ilgili kısımlar olduğunu görüyoruz. “Legal framework (Yasal Çerçeve), Professional conduct (Mesleki Ahlak İlkeleri), Conflicts of interest (Çıkar Çatışması)” başlıkları altında bazı maddelerle oldukça genel geçer konulara değiniliyor. Bu değinilen konular, müze çalışanlarının ne yapmaları ya da ne yapmamaları gerektiği ile ilgili. Yani görev ve sorumluluklar silsilesi ile dolu bir kılavuz. Ancak hakları ile ilgili bir şey görmek mümkün değil.
Şimdi bunu bir kenara koyup, bahsettiğim çomaklara dönecek olursak, bunlardan en güncel olanı, MET, Tate ve Louvre Müzesi çalışanlarının grev ve sendikalaşma süreçleri. Bilmeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse, “insani olmayan çalışma koşulları ve şaka gibi zam oranları” yüzünden bu üç müzenin çalışanları Kasım ayından bu yana büyük bir grev sürecindelerdi. Louvre Müzesi’ndeki grev, müzenin güvenlik zaafiyeti probleminden de besleniyordu. Çalışanlar yetersiz çalışan sayısı nedeniyle gün içinde binlerce farklı insanla “uğraşmak” zorunda olduklarından bahsediyorlardı.
Grev sürecinde MET’in 2000 kişiden fazla çalışanı sendikalaşma yoluna gitti, TATE grevi ise Kamu ve Ticari Hizmetler Sendikası (Public and Commercial Services – PCS) üyelerinin iyileştirilmiş ücret ve çalışma koşulları teklifini kabul etme yönünde oy kullanmasının ardından iptal edildi. Bildiğimiz kadarıyla Louvre Grevi de aynı şekilde bazı günler müzenin kapalı kalmasına sebep verecek şekilde devam ediyor.
Yazının girişinde bahsetmiştim, müze çalışanları çoğunlukla, bu işin maddi karşılığı düşük ancak anlam yükü ve manevi tatmini yüksek bir alan olduğunu bilerek bu alana giriyorlar. Kişisel değerler, politik duruşlar, yaşama atfedilen anlam gibi konular bu alanın seçilmesinde oldukça etkili oluyor. Ancak bu durumlarının varlığını biliyor olmak, bunu haktan/ hak sahibi olmaktan azade kılmıyor. Bir işten çok para kazanmayacağınızı bilmeniz, onu yaparken “köle” olmanızı ya da fedakarlıklarda bulunmanızı gerektirmiyor. Adanmışlığın yanında güvenceli çalışma koşulları talep edilebilir. Dolayısıyla bu “gönül işini” romantize etmeden yeniden düşünmek de mümkün, ayrıca gerekli. Bu adanmışlığın, sömürü ile arasındaki ince çizginin, düzenli olarak çalışanların yararına yeniden incelenmesi ve tanımlanması gerekiyor. Zira bu istismara açık bir söylem.
Özellikle yurtdışındaki müzeler, gönüllü ağı ve gönüllü desteğine oldukça yaslanan ve gönüllülerinden destek alan kurumlar. Türkiye’de “müze gönüllülüğü” konuşulan ancak pratikte uygulanması genellikle kesintili olan bir gönüllülük türü. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı iş birliğiyle, gonulluyuz.biz adlı bir programla Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı müzeler gönüllü çağrısı yapabiliyor ve ilgilenenler bu müzelerde gönüllülük yapabiliyor. Bu müzelerde gönüllülerden ne gibi işler isteniyor, ne gibi bilgi aktarımları yapılıyor, bu gönüllüler gönüllü oldukları süreçte neler öğreniyorlar?. Bunlarla ilgili pek bir bilgi edinmek mümkün değil. Fakat yine dönüp dolaşıp aynı başlığa gelmek mümkün: Bir Amme Hizmeti Olarak Müzecilik.
Müze, ICOM’un tanımında açıkça belirtildiği gibi toplumun hizmetinde olan bir kurumsa, bu hizmetin hangi emek rejimiyle sürdürüldüğü sorusu kaçınılmazdır. Müzeciliği “gönül işi” olarak tanımlamak, bu alanı anlamlı ve değerli kılarken aynı anda müze çalışanlarının emeğini görünmezleştiren bir söyleme dönüşebiliyor. Oysa amme hizmeti, fedakârlık beklentisiyle değil; kamusal sorumluluk, etik yükümlülük ve güvenceli çalışma koşullarıyla tanımlanır. Müze çalışanlarını yalnızca görev ve sorumluluklar üzerinden ele alan, hakları ise sessizce dışarıda bırakan bir anlayış, müzenin kamusal niteliğini eksik bırakır.
Bugün dünyanın farklı yerlerinde müze çalışanlarının sendikalaşma ve grev süreçleriyle görünürlük kazanması, bu eksikliğin tesadüf olmadığını gösteriyor. Bu süreçler, müzenin yalnızca sergi mekânı, kültürel hafıza alanı ya da ulusal anlatıların vitrini olmadığını; aynı zamanda bir emek alanı olduğunu hatırlatıyor. Gönüllülük pratiklerinden profesyonel istihdama kadar uzanan bu alanın, adanmışlık ile sömürü arasındaki ince çizgide sürekli yeniden tanımlanması gerekiyor. Çünkü gönül işi olmak, hak talebinden vazgeçmek anlamına gelmez.
Müze gerçekten bir amme hizmetiyse, bu hizmeti mümkün kılanların refahı, güvenliği ve iyi oluş hâli de kamusal bir meseledir. Müzenin toplum için ne yaptığı kadar, toplumun ve kurumların müze emekçileri için ne yapmayı göze aldığı sorusu da sorulmak zorundadır. Aksi hâlde müze, kamunun hizmetinde olmaktan çok, kamusal söylemlerle sürdürülen bir görünmez emek düzeninin mekânı olarak kalır.
