Porsuk'u Mühürlemek: Aşkın Ercan'ın "Her Damla Bir Öykü, Her Akış bir İz Taşır" Sergisi Üzerine

  

Esra Oskay

Aşkın Ercan’ın Eldem Sanat Alanı FIRIN’da açılan sergisi, Porsuk Çayı’nı odağına alarak suyun kente sıkışan sınırlarına bakıyor. [1] Uzun süredir su üzerine çalışan Ercan, bu sergideki çalışmalarında Eskişehir’in orta yerinde akan Porsuk’un kentin akışıyla biçimlenen, yavaş yavaş ama şiddetle değişen doğasını merkeze alıyor. 

Aşkın Ercan, “İz”, 2026, mürekkep stampa, kuru boya.

 

Sergi mekânına ilk girdiğinde bir ferahlık çarpıyor insanın yüzüne. Kentin içindeki su peyzajlarının da temel işlevi bu biraz da. Dereler, çaylar, deniz o da yoksa süs havuzları ferah bir alan yaratıyor mekânın parsel parsel bölündüğü kentte. Aşkın Ercan’ın suya öykünen geçirgen imgelerinde de benzer bir ferahlık göze çarpıyor. Sergi mekânına girdiğimizde ağırlığını ilk hissettiren çalışma olan “İz”, eskiden bir fırın olan mekânın girintisine sıkışmış koca bir kasnak. Öyle sıkışmış ki artık formunu kaybetmiş, eğilmiş, bükülmüş sığabilmek için. Kentsel süreçlerin içinde metabolize edilmiş Porsuk’u bu sıkışmada hissedebiliriz belki de. Bu, kentin kendi sınırlarına giren her türlü canlıyı kendi kurallarına göre yeniden şekillendirmesi gibi.

 

Aşkın Ercan, “İz”, detay, 2026.

 

Bir çemberin içine gerilen dokuyu ince ince işlemek için kurulmuş kasnak içinde suyu işliyor Ercan. Kasnağın içine girip  baktığımızda bir nehir yatağı boyunca yürür gibi Ercan’ın suyun imgelerini kağıt yüzeyine ince ince işlediğini görüyoruz. Birbirini tekrar ederek motifleşen bu imgelerin her biri Ercan’ın elinden çıkan binlerce baskının izi. Porsuk kenarında yetişen bataklık süsenlerini, diğer sucul imgeleri, kayıkları çok uzun zamana yayılan bir sabırla işleyen Ercan, kenti insanın bilme ve dille kurduğu hiyerarşik ilişkiyi gösterirken bizi kasnağın iğnelerinin dokumaya battığı yere koyuyor. Ama suyun imgeleri o kadar ferahtır ki iğneleri yavaş yavaş fark ediyoruz.  

Silgilerden yapılmış damgalar ve lazer kesim mühürlerle üretilen çember içindeki bu akışkan baskıya bakarken Ercan’ın bedeninin süreçteki akışını, suyla kurduğu ilişkiyi düşünüyorum. Bu su imgesini üretmenin çok tekrarlı ve çok istikrarlı bir hareket gerektirdiği aşikâr: damgayı mürekkep yatağına bas, kaldır, kağıda bas, kaydır, yeniden bas. Yoğun bir bedensel kontrol ve damla damla geçen bir zaman gerektiren bu işe bakarken bu ritme tezat suyun kontrolsüz karakterini düşünüyorum. Belki doğayı anlamaya çalışırken aşamadığımız mesafe burada da okunuyor: o akarken biz onu mühürlemeye çalışıyoruz. Baskıdaki imgeler pürüzsüz bir şekilde tekrar eder gibi görünse de kasnağın gerilimi bu görüntünün altında başka şeyleri aramaya itiyor bizi. Kentin etrafına yerleştiği, yaşamı mümkün kılan suyun tabi olduğu şiddetin  görünmezleşmesi gibi baskıdaki akış halindeki sucul imgelerin sıkıştıkları sınırlar da bu tekrar ederek bir örüntü haline gelen baskılara baktıkça görünmezleşiyor.

Aşkın Ercan, “Çalışırken”, 2026, yerleştirme detayı.

 

 

Baskıları yaptığı damgaların bulunduğu masada Ercan izleyiciyi de suyu mühürlemeye davet ediyor. Bu oyuncu davet bizi suyun ıslahına ortak ediyor. Kentsel sürecin ihanetlerinin altına mühür basıyoruz, suça ortak oluyoruz biraz da. Bu davet başta masum gibi görünse de bir yanda silgilere kazınmış su imgeleri, diğer yanda sucul bitkilerin mühürleri; hem bürokratik hem de nahif bir dili yan yana getiriyor. Belki en son çocukken kullandığımız silgilerin üzerindeki damgalar, doğayla kurduğumuz baskıcı ilişkinin uzun geçmişini ima ederken mühürler bu ilişkinin bir iktidar kurma biçimi olduğunu hatırlatıyor. Istampa mürekkebinin yatağı, suyun yatağını yönlendiren bürokratik aklı gösteriyor: mürekkebi içine çeken yatak, suyun yatağını yönlendiren aklın küçük bir modeli.

 

Aşkın Ercan, “Her Damla Bir Öykü, Her Akış Bir İz Taşır”, sergiden genel görünüm, 13.06-30.08 2026, Eldem Sanat Alanı FIRIN

 

Porsuk da kentsel planlamanın çitlediği, etrafındaki yapılarla damgaladığı, akışını yönlendirdiği, hatta rengine karar verdiği bir onay ve mühürleme biçiminin ürünü. Dilip da Cunha nehrin icat edilmiş bir varlık olduğunu ileri sürerken tam da bu sürece işaret ediyor.[2] Zira kara ile suyu birbirinden ayıran çizgi insanın dünyayı aklına sığdırma niyetinin sonucudur . Su sürekli bir döngü halindedir, tapu kadastro belgelerine sığmaz. Nehir bu ıslaklığı tek bir çizgiye hapseden, onu görünür kılmak için geri kalanını görünmez eden bir icattır. Uzun süre Porsuk’un rengini Sümerbank’ın dokuduğu renklerden alıyor oluşu bunun en net örneğidir belki de. “Sümerbank hangi rengi dokuyorsa Porsuk o renk akar” sözü, bu icadın kentlinin bilincinde ne kadar yer ettiğini gösteriyor. Suyun içinden geçtiği kentin tüm metabolizmasını taşıdığı fikri, bir zamanlar fabrikaların nehre bulaşan renginde somutlaşıyor bu sefer. 

Porsuk’un ıslahından sonra maruz kaldığı ekolojik şiddet bitmese de görünmezleşir. Şehre dair turistik metaforlar, Avrupa şehri kıyaslamaları, Venedik benzetmeleri kentsel metabolizmanın Porsuk’taki etkisinin ortadan kalkmış gibi göründüğünü ima eder. Oysa Rob Nixon’ın altını çizdiği gibi çevresel yıkım her zaman kendini göstermez, aksine sinsi sinsi yavaş bir şiddette işler.[3] Porsuk’un her damlasında hatırladığı kentleşme süreçlerinin yavaş şiddetidir bu anlamda. Belki de sergiyi gezerken hissedilen o tekrarlı ritim bu yavaş şiddeti vurguluyor.

Ercan’ın video çalışmaları bu hatırlamayı arşiv görüntülerini de sucul imgelere katarak ilerliyor. Belgeleyen, ispatlayan, tespit eden bürokrasinin dokümantasyona yaslanan dili arşiv görüntülerinde yeni bir biçim kazanıyor. Porsuk’un geçmişini ve bugününü yan yana getiren bu görüntüler farklı zaman dilimlerini aynı zemine çekiyor. Üst üste binen dalgalar gibi farklı zamandan görüntüler opaklaşarak birbirinin içine geçiyor. Bu anlamda başı sonu olan, sınırları olan bir anlatı kurmaktansa suyun ıslaklığındaki sınır bozuculuğuna öykünen bir yapıya yaslanıyor videoların kurgusu. Arşivin zamanı sabitleyen dili sürekli ıslak kalıyor. Porsuk’un icadı bitmiş değildir çünkü. 

 

Sergideki biçimsel kararlar Porsuk’un Eskişehir içindeki politik ekolojisini, doğanın bakir bir ideal değil toplumsal ilişkiler içerisinde belirlenen metabolizmasını hatırlatıyor. Kasnağın sıkışıp formunu kaybedişinde nehrin bir çizgiye hapsedilip yatağının bozulmasını görüyoruz; ıstampanın mürekkep yatağı buna imkan veren bürokratik yapılara işaret ediyor; baskının tekrarlı, damla damla ritmi ise eko kırımın yavaş şiddetiyle hareket ediyor. Bütün bunlar yan yana “Çalışırken” izleyici damgayı her eline aldığında suyu çizgiye hapseden, mühürleyen, yavaş şiddete ortak eden eyleme katılıyor. Porsuk’un kıyısında gezerken hissettiğimiz ferahlığa benzer bir ferahlıkla girdiğimiz sergiden hâlâ süren bir icadın, hâlâ akan bir şiddetin ortasında durduğumuzu hatırlıyoruz.

Aşkın Ercan, “Her Damla Bir Öykü, Her Akış Bir İz Taşır”, sergiden genel görünüm, 13.06-30.08 2026, Eldem Sanat Alanı FIRIN

 

“Taşkın-Taşınan-Taşmış” videosunda kapı deliğinden izler gibi kendimizi sakınarak şahit olduğumuz nehir görüntüsü de bu suçluluk duygusunu bizi tam da nehrin ortasına koyarak destekliyor. Nehre ayak izleriyle dalmış, plastik sandalyesiyle kurulup nehrin soğurulmasını seyreden biziz. Seyrettiğimiz kendi ürettiğimiz bir icat. İvan İllich’in sarsıcı bir şekilde ifade ettiği gibi bu icadı görmekteki isteksizliğimiz, “suyun doğal güzelliğini sorgulamak konusunda kendimizi özgür hissetmeyişimizin” ardında bu suyun içindeki parmak izimiz saklıdır.[4] Çünkü biliriz ki saflığı, temizliği, duruluğu, doğal güzelliği sembolize eden bu “şeyin” kentsel döngüsünde “tuvalet sifonuyla geri dönüşüme uğrayan” insanın bedeni vardır. Suyun saflığına dair inancımız aslında tarihsel bir kurgudur. Ercan’ın sergisi bunun gözden kaçmasına izin vermiyor. Kasnağın sıkışması, ıstampanın mührü, baskının ısrarlı ritmi, arşivle bugünün üst üste binmesi bizi Porsuk’un saflığına değil, icadına; güzelliğine değil, onun içindeki parmak izimize, suç ortaklığımıza geri çağırıyor. “Birlikte Yaşamanın Sessiz Eşitliği” çalışmasında bu çağrının ardındaki umudu duyuyoruz.

 

 

Notlar:

[1] “Her Damla Bir Öykü, Her Akış Bir İz Taşır” sergisi 13.06-30.08 2026 tarihleri arasında Eldem Sanat Alanı FIRIN’da görülebilir.

[2]   da Cunha, D. (2019). The Invention of Rivers: Alexander’s Eye and Ganga’s Descent.University of Pennsylvania Press.

[3] Nixon, R. (2011). Slow Violence and the Environmentalism of the Poor.Harvard University Press

[4] İllich, I. (1985). H2O and the Waters of Forgetfulness: Reflections on the Historicity of “Stuff”.Dallas Inst Humanities & Culture.

 

Bu metinde yer alan fotoğraflar sanatçının arşivinden, izni dahilinde kullanılmıştır.