Ev Sahibi Olarak Obruk
Merve Ünsal
Haftasonu gittiğim bir sergi açılışında 2019’dan beri görmediğim bir meslektaşım, bu aralar nelerle ilgilendiğimi, neler yaptığımı sordu. Aklıma ilk gelen, obrukların içine girmeye çalıştığım, obrukla hemhâl olmanın ne demek olduğunu anlamak istediğimdi. Bunu ifade etmemin yarattığı etkiyi daha önce tecrübe etmiş olduğumdan (bahsettiğim ilgi nesnesi bir çukur alt-kategorisi ve içine girmek çukur bağlamında çoğu kişi için düşmek, düşürülmek ya da atlamak demek) kem küm edip bir süredir obruklar üzerine düşündüğümü ama bunun bir araştırma konusu olmaktan çok bir takıntı nesnesine dönüştüğünü belirttim.
Güncel sanat bağlamındaki süreçlerin kaydını tutarken çokça ortaya atılan kavramlardan biri olan proje ya da araştırma konusu çoğu zaman sanat işlerinin üretim ve üretime dönüşemeyen sıvışkan hâllerinin kaydını tutmaktan aciz kalıyor. Kitapların, defterlerin marjinlerine alınmış notlar, diş fırçalarken ya da salatalık soyarken akla gelenler, duygulanımlar ve neyin neden seni tuttuğunu bilmemenin getirdiği bilinmezlikle çalışmak ürkütücü. Dehşet, iş önerileri, küratörler, işbirlikçiler, sohbetler, yazışmalar, bütçeler, keşif gezileri, başvurular, sergi alanları ve mekânları, danışmanlar, hocalar, jüriler, konferanslar, çeviriler, makaleler, yürüyüşler ve dostlara ses kayıtları arasında kalan birkaç anın kaydını tutmayı amaçlıyor bu yazı. Bu kaydı tutarken niyetim, çokça dillendirdiğim, hatta birlikte bir dil kurmaya, örmeye niyetlendiğim bir nesne öbeğinin bende uyandırdıklarını şu anda olduğum yerden anlamlandırmak.
Bir obruğun kenarında ilk kez Aralık 2023’te durdum. Türkiye’nin İç Anadolu bölgesindeki bu obruk, yüzyıllar önce oluşmuştu. Ziyaret ettiğim sırada artık geride kalan bir hazneye dönüşmüştü. Obruğu ağzına kadar dolduran su çekilmişti—bir zamanlar onlarca metre derinliğinde olan göl, artık sığ bir su rezervine dönüşmüştü. Su seviyesindeki değişim yıllar boyunca izlenebiliyordu; felaketin değişen koyuluktaki izleri, obruğun yumrulu, yer yer lekeli duvarlarında görünür hâle gelmişti. Sadece bakmak bile kuruluğu ağzımda tatmam için yeterliydi.
Bu devasa toprak boşluğunun yanında ayakta duruşum tuhaf görünüyordu; boşluk, dikey ve neredeyse sonsuz bir düşüşü ima ediyordu. Yere uzanmak ve obruğun çevresindeki kuru otlara tutunmak istedim. Obruk bir girdap gibiydi; beni içine doğru alıp döndürüyor, birbirine karıştırıyor, kendisinden nasıl uzaklaşacağımı bilmediğim fiziksel bir kuvvetle çekiyordu. Obruğun yanında hissettiğim şey, yüksek bir binanın ya da uçurumun yarattığı baş döndürücü çekimden farklıydı—bedenseldi; sanki bir balina tarafından yutulacakmışım gibi bir beden diğerinin içine gömülüyordu. Sonunda sindirileceğimi hissettim.
Obruk üzerime hücum ederken derim delik deşikti. Gözlerimi kapatmak istedim ama obruk oradaydı; onu görüş alanımın dışına itmenin hiçbir yolu yoktu. Bunalmıştım ama suya gömülmüş gibiydim. Obruğun çevresinde bedenimin sınırları ortadan kalktı. Anlık ilişkimiz düşme etrafında sabitlendi—ben obruğun içine düşüyordum ve obruk benim içime düşüyordu. Birlikteyken, düşme hareketsizliğe dönüştü. Hito Steyerl’ın serbest düşüşündeki o durağanlıkla ilişkili bir hareketsizlik ama bir taraftan da düşüşün zaten gerçeklemiş olduğunun farkındayım[1]. Bir obruğun yanında bulunmanın yarattığı etkinin, dışarıdan bakan birinin marazi merakının çok ötesinde olduğunu hemen anladım—çöküşü kemiklerimde hissettim.
Çöküş, daha önce sublim olarak tahayyül ettiğim şeye karşılık geliyordu. Obruk üzerimden aktı gitti. İçeriye ve dışarıya bakarak eşiksel bir konumu işgal ediyor gibiydim. Timothy Morton, *Hyperobjects*’te insanların neden küresel ısınmadan ziyade kozmolojiye daha fazla hayranlık duyduğunu sorar ve bunun nedenini “aslında onun içinde olmanın baskıcı, klostrofobik dehşeti” olarak açıklar. Morton’a göre Kantçı sublim, mesafeye dayanır: gözlemciyi ezici bir ölçekle karşı karşıya getirirken dışarıdan bakabileceği bir konumu korur. Küresel ısınma ise bunun aksine bu mesafeyi çökerterek bizi içine alır. Obruğun zamansallığı hem bir anlıktır hem de geçmişe ve geleceğe doğru uzar, sızar. Gerçekleşmiştir, gerçekleşmeye devam etmektedir ve kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşecektir, coşacaktır, çoğalacaktır. Hissettiğim dehşet, bunu kavrayabilmiş olmamdan değil de aslında obruğun açıklık gibi gözüken yarığının bir klostrofobi, bir teslim olmuşlukla ilişkili olduğunu duyumsamamdan kaynaklıydı belki de. Obruk ise kendine özgü bir biçimde, sublimi yeniden üretirken felaketi görünür kılar. Obruk sublimi kendisini işgal eder ve bizi onun içine çeker.
Obrukların tabi fiziksel, maddesel gerçeklikleri var. Obruklar, yeraltındaki yapay ve doğal boşlukların büyümesi ve bu boşlukların tavanlarının aniden çökebilecek kadar incelmesiyle meydana gelir. Karstik kaya oluşumları doğal olarak obruk oluşumuna daha yatkındır; ancak obrukların ortaya çıkışı, arazi kullanımındaki değişimler ve kentleşme gibi faktörlerle hızlanabilir. Obruklar yüzyıllardır ortaya çıkıyor olsa da antropojenik etkenler son yıllarda dünya genelinde obrukların hızla ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Yerleşim ve kaynak kullanımına ilişkin daha isabetli politika kararları alabilmek amacıyla duyarlılık haritaları oluşturma yönünde ilerleme kaydedilirken, doğal olarak meydana gelen ancak antropojenik etkilerle tetiklenen ve artan bu olguyu kavrama ve öngörme gibi ürkütücü bir görev hâlâ önümüzde durmaktadır.
Obrukların nedenleri ilk bakışta birbirinden oldukça farklı görünür. Türkiye’de su kaynaklarının aşırı kullanımı obrukların oluşumunu tetikleyerek çökmeyi hızlandırır. ABD’de, daha önce kontrolsüz patlayıcılarla sondaj yapılmış eski hidrolik kırılma sahaları çökmüştür. Brezilya’da kentlerde yürütülen kapsamlı inşaat projeleri, otoyollarda ve yerleşim alanlarında obrukların oluşmasına yol açmıştır. Güney Kore’deki bakımı yapılmamış, yaşlanan altyapının çökmesi, şehirlerde obrukların oluşmasına neden olmuştur. Obruklar doğrudan bir neden-sonuç ilişkisine indirgenemez. Çevresel koşullar ve insan faktörleri bu olguyu üretmek üzere birlikte işler, çalışır.
Obruklar yeryüzündeki yaşamı tehdit eder ve istikrar, kalıcılık ve yaşamı sürdürme kavrayışlarının dayandığı yüzeyi çökertebilir. Ekolojik bedenler, coğrafi yer şekilleri, jeolojik boşluklar ve antropojenik tanıklıklar olarak obruklar, aşina olduğumuz onto-epistemolojik çerçeveler içerisinde yerini bulmakta zorlanan varlıklardır. Obrukların bu eşiksel konumu, krizlerin üst üste bindiği, kesiştiği ve derinleştiği günümüzde olası bir soluklanma alanı sunabilir: Obruklardan, felaket ve krizi farkına varmamıza ve onu aşmamıza yardımcı olacak ne öğrenebiliriz? Nesne ve olgu olarak obruklar, felaketin zamanı ve mekânı hakkında neyi dile getirir? Ve en önemlisi, üzerinde yürüdüğümüz zeminin istikrarsız ve geçirgen olduğu obruklar çağında failliğimizi nasıl yeniden kazanabiliriz? Bu mümkün müdür, hatta arzu edilir bir şey midir?
Obruklar ile ilgili ilk başından beri sezinlediğim zamana dair bir şeyi anlaşılabilir, okunur, hissedilebilir kılacak olmaları. Landscape Documents, ölçek, çatırtı ve aksaklık (gliç) fikirlerini araştıran fotoğraf ve çizim katmanlarını bir araya getiriyor ve ölçülemez olanı kavramak için bedeni olası bir aracı olarak öneriyor. Daha önce de bahsetmiş olduğum gibi, obrukları toprağın hezeyanı, iç çekişi olarak duyumsamak işin bir boyutu. Obruğu aynı zamanda birden çok zamanın mekânı olarak düşünüyorum: obruklar, manzarada yıllar içinde biriken yavaş değişimlerin ardından yeryüzünün aniden çökmesiyle oluşuyor. Bu yıllara yayılan birikimi de bu tür olayların kalıcı etkisini de tümüyle kaydetmek mümkün değil. İnsan-merkezli bu okumanın altında kendi nefesimle obruğun uğultusunu uyumlama çabası vardı. Bu spekülatif desenlerde hayal ettiğim insan ağzını arazide bir açıklık, ifade ve ses çıkarmaya muktedir bir yarık olarak hayal etmekken, ağzı bir bir enstrüman olarak hayal ettiğimde yayılan titreşimler zamanla parmak izlerine, adli kayıtların çorap kaçığı gibi söküldüğü bir yere gitmeye başladı.
Obruğu ziyaret etmek, görmek ve seyretmek, zemini örtük olarak süreksiz bir şey olarak kavramamızı gerektirir. Çöküşü, süreksizliğin bütünüyle görülebileceği, her şeyi bilen bir bakış açısı aracılığıyla yukarıdan bakmayı talep ediyor gibidir; böylece aslında hiçbir bütünlüğün bulunmadığı yerde bir bütünlük duygusu sunar. Ancak böyle bir bakış bizim görme kapasitemizin ötesindedir. Tanım gereği bedensel olarak obruğa dâhilizdir, çünkü onun süreksizleştirdiği zemin, üzerinde yaşadığımız zeminin ta kendisidir. Bir obruğun içine dışarıdan bakmak, zorunlu olarak eksik bir eylemdir; bu eylem kuşbakışı bir perspektifle tamamlanamaz. Obruk, her şeyi bilen bakış açısına meydan okuyan ve onu yapıbozuma uğratan, başka, öteki bir perspektifi talep eder. Zeminin üzerindeki konumumuzu, hemen altımızda açılabilecek zeminin içine gömülme ve onun tarafından yutulma ihtimalinin her an mevcut ve giderek büyüyen olasılığıyla birlikte tutabilmek gerekir.
Ayaklarımızın, evlerimizin, dünyalarımızın ve altyapılarımızın altında uzanan böylesi mağaramsı mekânları kavramanın güçlüğü gerçekten de istikrar bozucudur. Bu güçlükle genellikle, sahip olmadığımız ve aslında sahip olamayacağımız, her şeyi kapsıyormuş gibi görünen bir bakış vaadinde bulunan imgeleri yeniden üreterek baş ederiz—havadan çekilmiş fotoğraflar, uydu görüntüleri, bir obruğun ardından gelenleri güvenli bir mesafeden dolaşıma sokan GIF’ler ve kısa videolar; bunlar, çöküşü geriye alır gibi davranır. Önerdiğim bakış bu sonucu reddeder. Bu bakış aracılığıyla, her şeyi bilenin vaat edeceği otoriteyi ya da kontrolü varsaymaksızın, dünyadaki güvencesiz ve kırılgan konumumuzla bedenler ötesi bir ilişki kurarız.
Projelendirmeye, yönlenmeye, bitirmeye, toparlamaya, dik durmaya engel olur. Obruğa dair çalışmak, zamansal, mekânsal ve duygusal kerteriz noktalarının birbirine karıştığı bir durumla barışmak demek. Bu sürecin ilk başlarında obruğu bir işbirlikçisi olarak anıp anamayacağımı kendime sormuştum. O kadar post-hümanist olmadığımı biraz da hayıflanarak fark ettiğimde, hafriyatçı olmadan obrukla kurulan ve sürdürülen bir ilişkinin sürekli bir yapı ve biçim bozumundan geçtiğini anladım. Kendisi var oluş olarak bir içe göçüş, yok olma ve yok etme olan bir şeyle ilgili düşünür ve üretirken benim de dik durmaktan ve düz gitmekten kaçınmam gerektiğini hissettim.
Obruk, bize karşı duran; içine dâhil eden ama aynı zamanda güçten düşüren bir ev sahibidir.
Notlar:
Serbest Düşüşte: Dikey Perspektife Dair Bir Düşünce Deneyi, çev. Esra Oskay, https://www.capak.org/capak-sayi-1/serbest-dususte-dikey-perspektife-dair-bir-dusunce-deneyi/
