Olası Sergi İsimleri Üzerinden Bir Sergi Sürecinin İnşası ya da Açık Denizde Hayatta Kalma Rehberi
Özge Yağcı
Antalya merkezli bir oluşum olan Kıyı Project, kısaca göçebe bir kurguda, kent içindeki farklı kıyı topografyalarını sanat aracılığıyla deneyimleme arayışında olan bir kolektif. Kolektifin ilk sergisi “Şehrin Altı”, Konyaaltı Sahili’nde sanatçıların gönüllü çabalarıyla; ikinci sergisi “Beton, Hayvan, Deniz” ise Lara bölgesindeki falezlerde, bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC Kültür Sanat Destek Fonu desteğiyle gerçekleşti. İkinci serginin üzerinden neredeyse üç yıl geçmesine rağmen aranan fonun bir türlü bulunamaması nedeniyle üçüncü sergi için planlanan kurgudan vazgeçilmek zorunda kalındı. Oysaki bu kez amaçlanan, kentin doğu sahillerindeki kumul alanı deneyimlemek ve kıyı yerleşkelerine alternatif, kente özgü mimari bir çözümleme sunan “Deniz Obaları”na değinmekti.
Aksu ilçesine bağlı Kumköy Sahili’ndeki deniz obaları, merkezi yönetim tarafından kaçak yapı statüsünde görüldü. Kumköy Sahili bu derme çatma yapılar tarafından işgal altındaydı; vatandaş bedava tatil yapıyordu, en azından kamuoyunda oluşturulmak istenen algı buydu. Oysa Antalyalılar durumun böyle olmadığını biliyordu. “Deniz Obaları” ya da “Sahil Çardakları” olarak adlandırılan bu mimarsız mimarlık örnekleri, 1900’lü yılların başından beri Antalya’nın farklı kıyı oluşumlarına yerleşen göçebe konaklama biçimleriydi. Merkezi ve yerel yönetimler herhangi bir sorumluluk üstlenmediği gibi Kumköy’de ortaya çıkan çevresel sorunların yükü doğrudan vatandaşa yüklendi. Sahilin asıl kullanıcıları olan Kumköy halkı, biraz itiş kakışla biraz da itibarsızlaştırılarak alandan uzaklaştırıldı. Buna karşın büyük ölçekli turistik tesislerin ve golf sahalarının yarattığı çevresel etkiler ve kamu ihlalleri gündeme dahi gelmedi. “Deniz Obaları” üzerine tasarlanan sergi: “Oba: Bir Göçebe Hâl” başlığını taşıyordu. Ancak serginin gerçekleştirilebilmesi için yalnızca gönüllü çabalar yeterli değildi. Aranan fonun bulunamaması ve obalar üzerine yaratılan olumsuz gündem nedenleriyle sergiden vazgeçilmek durumunda kalındı. Tüm bunların sonucunda kolektif içinde yeniden gönüllü bir üretim süreciyle üçüncü sergiye hazırlanmak için toplantılar yapıldı. Antalya’da 27 Aralık 2025 tarihinde düzenlenen “Buradan Nereye?” forumlarının 14’üncüsü “Dayanışma Olasılıkları” başlığını taşıyordu. Forumun ilk oturumu: “Kurumlardan beklentiler ve ortak talepler” üzerineydi. Ancak foruma çok az kurum temsilcisinin katılması bu beklentilerin ve taleplerin yerine ulaşamamasına neden oldu. “Antalya Müzesi ve Kültür Yolu bağlamında merkezi ve yerel yönetimler” ve “Kültür-sanat alanında kurulacak bir dayanışma ağını örgütlemek” forumda konuşulan diğer başlıklardı. Süreç sonrasında kurumlardan görülebilecek destekler belirsizliğini korurken sanatçılar kendi içlerinde kurulabilecek bir dayanışma ağına odaklanmak yönünde bir eğilim gösterdi. Kolektif içinde ise inisiyatifin kendi içinde kapalı bir yapıya dönüştüğü ve kentteki sanatçılara yeterince temas kurmadığı yönünde eleştiriler vardı. Bu nedenlerle kolektif, kent içindeki “Dayanışma Olasılıkları”na mikro ölçekte de olsa bir öneri geliştirmek amacıyla bağımsız sanatçılara ve sanat öğrencilerine yönelik bir açık çağrı düzenleme kararı aldı. Burada hedeflenen; toplantılar ve keşif gezileri aracılığıyla sanatçıların birbirini tanıması, birlikte üretmesi ve Lara Sahili’ni deneyimlemesiydi.
Bir Deneyim Alanı Olarak Kıyı
Kıyı Project, 2019 yılında kurulmuş bir kolektif. O zamandan bu yana düzenli toplantılar yaparak hem kıyı kavramı üzerine düşünmekte hem de bir sanat projesi aracılığıyla kıyıya yerleşme biçimlerine dair kendine özgü metodolojiler geliştirmekte. Kolektif kurulduğunda çok az kişinin kamusal alanda çalışma deneyimi vardı. Kıyı, ürettiği kamusallık ve mekânsal kurgu açısından kent içindeki diğer kamusal alanlardan ayrışıyordu. Zamanla anlaşıldı ki kıyı; en, boy ve derinliğin sürekli değiştiği mekânsal bir düzen sunuyordu. Mevsimsel farklılıklar; denizin derinliğini, kum ya da çakıl sahildeki yüzey hareketlerini, rüzgârın şiddetini, dalgaların ritmini, flora ve fauna çeşitliliğini etkilediği gibi insan temasını ve nüfus yoğunluğunu da belirliyordu. Kolektif, sergileme tarihleri için insan nüfusunun görece az olduğu sezon dışı zamanları tercih etme yönünde bir strateji benimsedi. Bu tercih, hem eserlerin daha rahat izlenmesini sağlıyor hem de sezon içindeki yoğunluk üzerinde ek bir yük oluşturmuyordu. “Olağan şartlar altında” kıyıda bir sergi düzenlemek zor görünmeyebilirdi; ancak gün içinde bile değişen hava koşulları oluşan belirsizliğin altını çiziyordu. Denizin yüzeyinde ya da içinde sergilenmek istenen hiçbir iş dalgalara karşı koyamıyordu. Zamanla fark edildi ki yalnızca su üzerinde yüzen işler denizle uyumlanabiliyordu. Kamusal alanda gerçekleşen sergiler insan müdahalesine de açıktı. Hem insan faktörü hem de doğanın hareketliliği eserler üzerinde tahribat oluşturabiliyordu. Tüm bu durumlar sanatçılar ve eserleri savunmasız bırakıyordu. Sonuç olarak kolektif, zaman içinde edindiği deneyimleri kentteki diğer sanatçılarla paylaşmak, yeni işbirlikleri ve dayanışma olasılıkları oluşturmak amacıyla açık çağrı sürecini başlattı. “Bir Deneyim Alanı Olarak Kıyı” başlıklı çağrıya başvuran ilk 15 kişi, herhangi bir tecrübe aranmaksızın sürece dahil edildi ve sergi hazırlıkları bu şekilde yeniden başladı.
Olasılık 1: Duygusal Hava Durumu
İlk toplantı, kolektifin işleyişini, üyelerini ve kıyıda edindiği deneyimleri katılımcılarla paylaşmak ve tanışmak amacıyla gerçekleştirildi. Ardından Lara sahiline bir keşif gezisi düzenlendi. Sahilde doğal ve yapılı çevre üzerine değerlendirmeler yapıldıktan sonra olası sergi mekânı belirlendi. Sonrasında katılımcıların kıyı kavramına dair düşüncelerini paylaştığı bir sohbet gerçekleştirildi. Kıyıda gerçekleşen bu sohbette katılımcılardan Berkay Kahvecioğlu, denizin kıyıdaki her şeyi kendince şekillendiriyor oluşundan söz etti, köşeler yuvarlanıyor, bir taş formu ya da ağaç kabuğu onla diyaloğa girdikten sonra biçim değiştiriyordu. Dilara Gers, Ege kıyılarının girift yapısına karşılık Lara ve Konyaaltı Sahilleri’nin kenti kesintisiz biçimde çevrelemesinin yarattığı farklılığa dikkat çekti. Armağan Altun, çocukluğunun geçtiği Şile Sahili’nde karşılaştığı kayıp haberlerinden söz ederek deniz ve ölüm kavramlarının zihninde nasıl iç içe geçtiğini paylaştı. Pınar Yün, kıyıya toplumsal cinsiyet perspektifinden yaklaştı; kıyıdaki beden, görünürlük ve giyim biçimlerinin bu bağlamda nasıl farklılaştığını vurguladı. Baran Kurtoğlu ise kıyıya ulaşmaya çalışan bir mülteci botu ile sahildeki bir yoga kampını yan yana düşünerek, kıyının farklı toplumsal uçların kesiştiği bir alan olduğuna işaret etti. Kişisel ve kolektif hafızaya dair bu anlatılar, kıyının mekânsal, fiziki ve sosyolojik değerleri üzerine yapılan tartışmalarla birleştiğinde, sanatçıları ortak bir kavramsal çerçevede buluşturmak olası görünmüyordu. Bu çoklu bakış açılarından yola çıkarak önerilen ilk sergi ismi, Tom Waits’in bir şarkısından ilhamla “Duygusal Hava Durumu” (Emotional Weather Report) oldu. Duygu ve hava durumu, belirsizlik, değişkenlik ve geçişlilik gibi ortak özellikler taşıyor; her iki kelime de “durum” sözcüğü parantezine alınabiliyordu.
Baran Kurtoğlu, “The Territory”/ “Toprak Parçası”, 2026, Tuval bezi, akrilik, naylon, strafor köpük, elyaf, kumaş parçaları, 76x44cm ve çalışmanın broşürü
Olasılık 2: Fırtınanın Ardından
Sergi mekânının belirlenmesinin ardından tarih kararı almak ve yasal izin sürecini başlatmak gerekiyordu. Sergi alanı, özel bir plaj işletmesinin yanındaki kamusal alanı ve işletmeye ait bir iskeleyi kapsıyordu. Bu nedenle hem özel işletmeden hem de ilgili kamu kurumlarından izin alınması gerekliydi. Antalya Büyükşehir Belediyesi ile yapılan görüşmeler sonucunda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Milli Emlak Dairesi’nin, belediyenin Lara Sahili’ne ilişkin kira sözleşmesini uzatmadığı ve bölgede bir yetki karmaşası oluştuğu anlaşıldı. 2024 yerel seçimlerinin ardından kıyı kentlerindeki belediyelerin büyük bölümünün CHP yönetimine geçmesi, kıyı alanlarını daha politik bir zemine taşıdı. Belediyelere ait halk plajlarının gördüğü yoğun ilgi, merkezi yönetimin bu alanlara yönelik yeni düzenlemeler geliştirmesine yol açtı. Bakanlık bünyesinde açılan yeni plaj işletmeleri, sahil bandındaki kamu ve özel alan ayrımını daha da karmaşık hale getirdi. Sonuç olarak Milli Emlak Dairesi, sahilin kamuya ait bir bölümünde sergi yapılmasına izin vermedi ve bu talebi kiralama kapsamında değerlendirerek yalnızca mahalli idarelere yönelik bir işlem olarak tanımladı. Belediye bünyesinde yapılan görüşmelerde ise farklı birimler arasında yetki karmaşası olduğu görüldü. Zabıta Dairesi yalnızca esnaf ve seyyar satıcılarla ilgilenirken, Kent Tarihi ve Tanıtım Dairesi yalnızca kendi bünyesindeki mekânlarda söz sahibiydi. Kıyı Yönetimi Birimi’nin yetkisi ise Konyaaltı Sahili İle sınırlıydı. Bu süreç, kıyıda bir sergi gerçekleştirme fikrinin ilk kez bu denli politik bir zemine taşındığını gösterdi. Özel işletmeyle yapılan görüşmede ise nisan ayında gerçekleşmesi beklenen son bir fırtınanın ardından bakım ve onarım çalışmalarının yapılacağı, sezon faaliyetlerinin ise bu sürecin ardından başlayacağı ifade edildi. Beklenen bu fırtına, “Kuğu Fırtınası”nı takip eden “Sitte-i Sevr”di. Metnin bu kısmı “Kırlangıç Fırtınası” sırasında yazılıyor; belediyeden hâlâ bir yanıt alınabilmiş değil ve sergi süreci belirsizliğini koruyor. Söz konusu engeller aşılabilirse 4 Mayıs’taki “Çiçek Fırtınası” öncesinde, caretta carettalar sahile çıkmadan sergi gerçekleştirilmiş, bir anlamda açık denizde verilen uzun bir mücadelenin ardından gemi güvenli bir limana ulaştırılmış olacak.
Olasılık 3: Denize Paralel
3621 sayılı Kıyı Kanunu’nda kıyı kenar çizgisi: “Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı”[1] olarak tanımlanıyor. Lara sahiline gelindiğinde ise bu çizginin, kıyı çizgisinden yaklaşık 50 m sonra lineer bir hatta çizildiğine tanık oluyoruz. Herhangi bir girinti ya da farklılığa izin vermeden kesintisiz bir şekilde devam eden bu hat muhtemelen kentin doğu sınırları boyunca devam ediyor.
Çocukluğumdaki Lara Sahili ile şu anki mekânsal kurgu arasında ciddi farklılıklar var. 1990’lı yıllarda Devlet Su İşleri, TRT kampı gibi kurumların yanı sıra halkın kurduğu obalar bu sahil üzerinde yer alıyordu. Sahile ulaşımı sağlayan araç yolu, kum alanı bugün olduğu gibi o tarihlerde de ikiye bölüyor ve yolun her iki tarafında da konaklama pratikleri sürüyordu. Obası olmayan geniş aileler dahi çadır kurarak uzun bir yazı burada geçiriyordu. Dolayısıyla kumul alan ilk 50 ya da 100 metre ile sınırlı değildi. Bu nedenle günümüzde çizilen kıyı kenar çizgisi, doğanın belirlediği bir eşikten çok, idari anlamda belirlenmiş bir sınırı temsil ediyor.
Lara sahiline kuşbakışı ya da planlama perspektifiyle bakıldığında; kıyı çizgisi, kıyı kenar çizgisi, kaldırım örüntüsü, piknik alanı, otopark ve araç yolu gibi farklı işlevlerin, birbirine paralel bantlar halinde sıralandığı görülüyor. Bu alanlar farklı kullanımlar barındırsa da tasarım olarak belirgin bir ayrışma üretmiyorlar. Oysa planlama disiplininin temel ilkelerinden biri olan “complexity”/“karmaşıklık”, kentin düzensiz yapısını anlamayı ve bu yapı içinde mekâna özgü çözümler geliştirmeyi gerektiriyor. Antalya gibi bir kıyı kentinde Lara Sahili, kara ile su ortamı arasında geçişi mümkün kılan önemli bir eşik alanı. Ancak bu eşikte hissedilmesi beklenen açıklık ve ferahlık, burada yerini tekdüze ve sıkıcı bir düzene bırakıyor. Kıyı kenar çizgisine paralel bir biçimde uzanan kaldırım örüntüsü, hiçbir tasarımsal farklılık içermeden benzer bir süreklilikte devam ediyor. Kentin neredeyse tamamında karşılaşılan pembe kilit taşlar burada da kendini tekrarlıyor. Dolayısıyla sahilin kentsel tasarım projesi ve uygulamasında hem mekânlar içinde bir farklılaşmaya hem de bu farklı kurguları birbirine bağlayan mekânsal bir organizasyona tanık olmuyoruz. Geçişler, ana ya da alt odaklar, toplanmalar, dağılmalar, akışlar, açıklıklar ya da sıkışmalar gibi farklı mekânsal deneyimler burada neredeyse görünmez oluyor. Biz de keşif gezisi sırasında, ayaklarımız kuma temas etmeden, kesintisiz bir şekilde denize paralel olarak tasarlanmış bu uzun ve düz çizgiyi takip ediyoruz. Kent bizi çevrelemeyi henüz bırakmıyor.
Olasılık 4: Egoist Kumsal
Christopher Alexander, 1964’te yayımlanan “Şehir Ağaç Değildir” (A City is not a Tree) başlıklı makalesinde tasarlanmış kentleri “yapay”, kendiliğinden gelişmiş olanları ise “doğal” şehirler olarak tanımlar. Ona göre, bir ağacın dalları gibi hiyerarşik biçimde kurgulanan yapay şehirler, birbiriyle dinamik ilişkiler kuran çok sayıda alt kümenin oluşturduğu karmaşık ve çok merkezli bir ağ yapısına (semi-lattice) sahip doğal şehirlerin canlılığını yakalayamaz[2]. Jane Jacobs ise 1961 tarihli “Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı” adlı kitabında kenti yalnızca fiziksel bir düzenleme olarak değil, gündelik yaşam pratiklerinin ve toplumsal ilişkilerin sahnesi olarak ele alır. “Canlı şehir”, “sokaktaki gözler” ve “kaldırım balesi” gibi kavramlar üzerinden, kentsel yaşamın sürekliliğinin ve canlılığının ancak katılımı teşvik eden mekânlarla mümkün olabileceğini savunur[3]. Benzer biçimde Henri Lefebvre, “Mekânın Üretimi” adlı çalışmasında mekânın boş bir kap değil; deneyimle kurulan, yaşayan bir süreç olduğunu vurgular[4].
Lara Sahili’ne gelindiğinde ise tasarlanmış olan kentsel doku, kentlinin yalnızca oradan geçip gitmesi ve belki uzaktan denizi izlemesi için üretilmiş gibidir. Üstelik bu hislerde olan tek canlı yalnızca insan değildir. Dolayısıyla bu mekân hem insanlar hem de insan dışı türler için bir canlılık ihtiva etmez. Sanatçılardan Ebru Barut Özdemiroğlu, “Lara: Bir Yuvalama Alanı” isimli çalışmasında bu sahilin bir zamanlar caretta carettalar için de bir yaşam alanı olduğunu hatırlatır. Sahille aynı ismi taşıyan bir kaplumbağa, 6 yıl önce bağırsaklarındaki poşet ve plastik atıklar nedeniyle ölmek üzereyken Kemer sahilinde bulunur. Yaklaşık 30 yaşındaki Lara, Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) tarafından yürütülen uzun süreli bir tedavinin ardından, turistlerin meraklı bakışları arasında özel bir otelin kıyısından, 2022 yılında denize geri bırakılır. Lara’nın bugün Akdeniz’de yolculuğunu sürdürdüğü bilinse de yeniden bu sahile dönüp dönmeyeceği belirsizdir.
Keşif gezileri sırasında, kaplumbağaların yuvalama alanını işaret eden bir uyarı tabelasıyla hemen yanı başından kıyıya doğru uzanan beton bir yolun varlığı dikkat çeker. Bu yolun engelli erişimini sağlamak amacıyla yapılmış olması muhtemeldir; ancak uyarının işaret ettiği hassasiyetle kurduğu ilişki çelişkilidir. Benzer bir gerilim, kaldırım boyunca kendini tekrar eden kurumuş zakkumların arasında rastlanan henüz açmamış bir kum zambağında da hissedilir. Tüm bu izler, sahilin insan ve insan dışı canlılar için müşterek bir yaşam alanı oluşturup oluşturamadığına dair sorular üretir. Belki de bu kumsal yalnızca şezlonga uzanmış bir turistin -Fikret Kızılok’un “Egoist Kumsal” şarkısındaki sözlerde olduğu gibi- D vitamini ihtiyacını karşılamak içindir:
“Aklımda hiçbir şey yok, uzanmışım kumsala
Güneş damlıyor içime, dudaklarım soğuk suda
Tenimde canımın sıcaklığı, başımda sevda yelleri
Zamanı durdururum sanırdım, böylece
…”
Pürüzlü Bir Çizgide
“Lara”, Yunan mitolojisinde Almo nehrinin su perisi olan kızı şeklinde karşılık bulurken, Türkçe’de yine su perisi, Hitit uygarlığında kum, Yunanca ve Latince’de konuşkan, neşeli, parlak ve “Larissa”dan türediği düşünüldüğü için de kale anlamlarına gelir. Lara sahilinde su perileri sanatçılara ne kadar yardım etti bilinmez ancak yasal izin süreçlerinin ve çiçek fırtınasının tamamlanmasıyla 8 Mayıs 2026 günü sergi kurulumu aşamasına gelinebildi. Bu noktada karşılaşılan pürüzlerden bir diğeri ise kurulum günü Lara Kürek Spor Kulübü’nün alanda bıraktığı tekneler oldu. Spor kulübüne göre alanın bir kısmı onlara kiralanmıştı bu nedenle sahilin kamusal kısmıyla aralarına sınır çekmekte herhangi bir beis yoktu. Böylece sergi alanı, kulübün teknelerini—başka bir deyişle “kabukları”/”shell”leri—içine alacak şekilde ikiye ayrıldı. Bu ayrım, kıyının sunduğu kamusallıkta bir sergi açma fikrinin ne kadar farklı mülkiyetler, haklar ya da talepler barındırdığının altını bir kez daha çiziyordu. Sanatçılar, yaklaşık 4 saatlik bir kurulumun ardından yüzünde ve kollarında oluşan güneş yanıkları ile nihayet soğuk şaraplarını yudumlarken “burada neler oluyor?” diyerek gelen meraklı kalabalığı karşıladı. Saat öğleden sonra 5 sularıydı. Rüzgâr şiddetini arttırdı, sanatçılar biraz daha rahatladı ve “olağan şartlar altında” sergi açılışı görece ferah ve serin bir atmosferde gerçekleşti.
Sergi kurulumu ve açılış süreçlerinin ardından herkes biraz daha keyiflenmek ve kolektif çabalarla hazırlanmış bu projeyi kutlamak ya da gün içinde oluşmuş olan yorgunluğu üzerinden atmak için muhtelif mekânlara dağıldı. Ancak gece saat 22.30 sularında alanda karavanıyla konaklayan arkadaşımız Burcu Şafak’tan üzücü bir haber geldi. Eserlerin bir kısmı sergi alanında değildi. Sergi alanının hemen yanı başında yer alan ve tadilat halinde olan bir işletme eserleri taşımıştı ya da başka bir deyişle çalma girişiminde bulunmuştu. Olay polise taşınmak üzereyken işletmeden eserler geri alındı ve güvenlik sağlanamadığı için sergi sadece bir gün açık kalabildi. Bu olay, Jane Jacobs’un “Canlı Şehir”, “Kaldırım Balesi” ve “Sokaktaki Gözler” teorilerini bir kez daha hatırlatmış oldu. Lara Sahili, Konyaaltı Sahili ya da falezlere göre daha sahipsiz bir kıyı bandıydı. Şehrin diğer kıyı alanları kentsel dokuya entegre olmuş ortamlar iken, Lara Sahili şehrin bittiği ve bir süre sonra da otel yapılanmalarının başladığı bir alana işaret ediyordu. Burada güvenlik kentlinin ya da kamunun gözetimiyle/gözleriyle değil ancak nöbetçi kulübesinde bekleyen zabıta memuru aracılığıyla gerçekleşebiliyordu. Oysaki Jane jacobs, kaldırımda yürüyenlerin hareketlerinden yola çıkarak isimlendirdiği “Kaldırım Balesi” teorisinde mekânların ürettiği canlılığın, “Sokaktaki Gözler”de ise sokakları çevreleyen binaların ve işyerlerinin, onlar üzerinde doğal bir koruma kalkanı oluşturduğundan söz ediyordu. Başka bir deyişle kentsel alandaki farklı işlevlerin, kullanım biçimlerinin ve farklı sosyolojik grupların biraradalığı o mekânı canlı ve hareketli kılıyor aynı zamanda kendiliğinden güvenli bir ortam oluşmasını sağlıyordu.
Tüm sergi süreci gözden geçirildiğinde sanatçılar; değişken, kırılgan, incelen veya genişleyen, eylemsel, sabit tekrar eden, kararsız, açık, kesik, girift, hayalet ya da varsayımsal ama en çok “Pürüzlü Bir Çizgide” yürüdü. Kıyı çizgisi ve ona paralel uzanan kaldırım çizgisinin fiziksel varlığı, tahmin edilemez hava koşulları, yasal izin süreçlerindeki karmaşa, spor kulübünün koyduğu değişken sınırlar, işletmenin izinsiz olarak eserleri taşıma girişimi ve sanatçıların farklı kıyı görüngüleri bu pürüzlü çizgide oluş halinin altını çiziyordu.
Antalya periferideki diğer kentlere kıyasla sanat alanında kolektif deneyimlerin yeni yeni şekillendiği bir şehir. Geçmiş dönemlerde kolektif yapıların oluştuğu bilinse de uzun ömürlü olamadıklarını söylemek mümkün. Kent içinde yaklaşık 7 yıldır farklı kolektif oluşumlar, özel ve kamu galerileri kurulmakta, etkinliklerini ve üretimlerini arttırmakta. Ancak tüm bu kurumlar ve bağımsız yapılar arasında etkin bir dayanışma ağının ve güçlü bir işbirliğinin oluştuğunu söylemek için henüz erken. Kültür-sanat üreticilerinin birbirlerini yeni yeni tanıdığı bu ortamda, olası işbirliklerini geliştirebilmek için farklı stratejiler üretmek gerekli görünüyor. Bu noktada, Kıyı’nın başlattığı açık çağrı sürecinin hem kentteki farklı sanat aktörlerini tanımaya hem de yeni işbirliklerine alan açtığını söylemek mümkün. Ancak her kolektif deneyimde olduğu gibi burada da çeşitli pürüzlerle karşılaşmak olası. Örneğin proje kapsamında eşit görev paylaşımı, sorumluluk üstlenme, takvim ve programa uyum gibi konularda zorluklar yaşandığı söylenebilir. Yine de çoğunlukla birbirini tanımayan ve kamusal alanda üretim deneyimi sınırlı olan bir sanatçı grubu için, oldukça uyumlu ve keyifli bir üretim sürecinin ortaya çıktığı görülüyor. Filizkıran fırtınası sırasında metni sonlandırırken umuyorum ki sürecin çapaklarına ve açığa çıkan çiçeklerine birlikte tanıklık edebilmişizdir ve Kıyı’nın yürüttüğü tüm bu çalışmalar, kent içindeki dayanışma modellerine olduğu kadar kamusal alanda yürütülen sanat pratiklerine de bir nebze olsun katkı sağlayabilir.
Notlar
[1] 3621 Sayılı Kıyı Kanunu, https://korumakurullari.ktb.gov.tr/Eklenti/18328,kiyi-kanunupdf.pdf?0
[2] Christopher Alexander, “Şehir Ağaç Değildir”, 1964, Çev. Olgun Erşenkal, http://dergi.mo.org.tr/dergiler/4/394/5755.pdf
[3] Nur Sena Tuncer, “Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı”, 2025, Kitap değerlendirmesi, Tezkire Dergisi. Sayı: 93. S.241-248, https://tezkiredergisi.org/wp-content/uploads/2025/12/Tezkire-93-241-248.pdf
[4] Henri Lefebvre, “Mekânın Üretimi”, 2014, Sel Yayıncılık, İstanbul
